tag:blogger.com,1999:blog-153561312008-06-04T11:58:04.131+03:00Mustafa Günayutopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comBlogger57125tag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-42194967324181778832008-04-16T13:38:00.001+03:002008-04-16T13:40:16.054+03:00Mustafa Günay'ın KitaplarıKitaplarımı aşağıdaki internet kitabevlerinden edinebilirsiniz.<br /><br /><a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/32117/drmustafagunay">http://www.kitapyurdu.com/yazar/32117/drmustafagunay</a><br /><br /><br /><a href="http://www.ideefixe.com/kitap/urun_liste.asp?kid=57216">http://www.ideefixe.com/kitap/urun_liste.asp?kid=57216</a><br /><br /><br /> <a href="http://www.netkitap.com/yazar/12867/mustafa_gunay.htm">http://www.netkitap.com/yazar/12867/mustafa_gunay.htm</a>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-59714230514338851362008-04-11T15:50:00.001+03:002008-04-11T15:53:02.265+03:00<span style="color:#660000;"><strong>FELSEFE EĞİTİMİNDE EDEBİYATIN YERİ</strong><br /><br /></span><span style="color:#660000;"><strong>Mustafa Günay<br /></strong><br /></span><span style="font-family:georgia;color:#cc0000;"><span style="color:#660000;">Giriş:<br />Bizde felsefe ve edebiyat ilişkileri yeterince incelenmediği gibi, felsefe eğitimi ve öğretiminde edebiyat eserlerinden nasıl yararlanılabileceği de pek incelenmiş bir konu değildir. Bu çalışmada amacım, edebiyat ve felsefe arasındaki sıkı ilişkilere değinerek, edebiyat eserlerinin felsefe öğretimindeki yeri ve işlevi üzerinde durmak istiyorum. Felsefe ve edebiyat arasındaki ilişkilere de değinerek, felsefe öğretiminde edebi eserlerden yararlanma yolları konusunda bazı öneriler ortaya koymaya çalışacağım.<br /><br /><br />Felsefe-Edebiyat İlişkisi:<br /><br />Felsefe ve edebiyat arasındaki ilişkileri değerlendirebilmek için, öncelikle, felsefi olan ile edebi olanın niteliklerini belirlemek gerekir. Bu ise çok kolay değildir. Ancak yine de felsefe ile edebiyat arasında hiçbir ayrım yapılamayacağını söylemek doğru değildir. Bir eserin felsefe mi yoksa edebiyat alanına mı ait olduğu, bu eserlerin söylemine, tarzına, dili kullanma biçimine, felsefe ve edebiyat eserlerinin olmazsa olmaz özelliklerine dayanarak belirlenebilir. Ancak yine de bu konuda elimizde mutlak/kesin ölçütler bulunmamaktadır. Bu durumun en önemli nedeni ise, felsefe tarihinde yer alan pek çok filozofun felsefe yaparken aynı zamanda edebi bir tarza sahip olmalarıdır. Bu ise aynı zamanda felsefe-edebiyat ilişkilerinin çok eski tarihlerden bu yana sürüp gittiğinin de göstergesidir. Pek çok filozofun aynı zamanda önemli birer edebiyatçı olduğunu görebiliriz. Bunlar arasında Platon, Agustinus, Schopenhauer, Nietzche gibi isimler ilk akla gelenlerdir. Ancak felsefe tarihinin pek çok önemli filozofu ise eserlerinde edebi bir tarzı kullanmamıştır. Bu, onların filozofluklarından herhangi bir şey eksiltmiş değildir. “Bu örnekler bize şunu göstermektedir: iyi bir filozof olmak için iyi bir edebiyatçı olmak şart değildir. Yine aynı şekilde, iyi bir edebiyatçı olmak için de filozof olmak şart değildir.”(Gündoğan 2006:24) Burada belirleyici olan şey, filozofun felsefesini kurarken, dili kullanma biçimi ve bu konudaki seçimi ve kullandığı yaklaşımdır.<br /><br /><br />Felsefenin konu bakımından sınırlanmasının mümkün olmadığını, insanı ilgilendiren hemen her şeyin felsefenin konuları arasına girebileceğini söyleyebiliriz. Burada yapılabilecek ayrım, daha çok yöntem bakımından olabilir. Felsefi tutumları, ele aldıkları konuyu ve problemi inceleme yöntemi ve konuya yaklaşımı bakımından ayırmak söz konusudur. Bu konuda Betül Çotuksöken şunları söyler: “Kimi filozoflar, söylemlerini bilimle beslerken kimileri de sanat ürünleriyle, özellikle doğal dile dayalı sanatlarla, kısaca yazınla, edebiyatla beslerler. Hatta zaman zaman felsefi sunuşla, sanatsal sunuş iç içe girebilir ya da bir arakesit sunabilir. Bununla birlikte, durum ne olursa olsun, yine de felsefe kendisi olmaktan çıkmaz; salt sanat haline gelmez. Burada da belirleyici olanın büyük ölçüde bakış açısı olduğu anlaşılmaktadır.”(Çotuksöken 2006: 29)<br /><br /><br />Felsefe ve edebiyat ilişkilerinden söz edildiğinde, burada konunun iki önemli boyutu vardır: felsefenin edebi bir tarzda yapılması ve edebiyatta felsefi unsurların yer alması. Başka bir deyişle filozoflar düşüncelerinin anlatımında edebiyattan yararlandıkları gibi, aynı şekilde edebiyatçılar da eserlerinde felsefe yapabilmektedirler. Farklı yaklaşımları ve bakış açıları olsa da, felsefe ve edebiyat insana yönelmekte ve onun yaşama dünyasındaki problemlerini ve yaşantılarını anlamaya ve ifade etmeye çalışmaktadır. Edebiyatın felsefe tadı verebileceği gibi, çoğu yerde de felsefenin edebiyata yaklaştığını belirten Afşar Timuçin’e göre, “Edebiyatta felsefeyi felsefede edebiyatı bulduğumuzda uygar insanın gerekli bütünlüğüne kavuştuğunu, bütünsel insana yaklaştığımızı duyarız. Bu ikisi zaman zaman birbirlerine uzak dursalar da, hatta zaman zaman birbirlerinin can düşmanı gibi görünseler de, birbirlerine sen karışma der gibi baksalar da birbirlerinin az çok bağımlısı gibidirler. Felsefesiz edebiyat kim ne derse desin kabasaba bir yönelimin ürünüdür, edebiyatsız felsefe de bir çokbilmişlik bildirisinden başka bir şey değildir.”(Timuçin 2002: 9)<br /><br /><br />İyi bir edebiyatın da iyi bir felsefenin de “gelişmiş bir dil bilinci” üzerinde kurulabileceğini vurgulayan Timuçin’e göre, “Anlatım olanaklarını sonsuza doğru zorlayan gelişmiş bir dil edebiyata ne kadar gerekliyse felsefeye de o kadar gereklidir. Felsefenin dili de edebiyatın dili kadar incelikli olmak zorundadır. Yaşamın o gündelik akışında bile bu ikisi yani edebiyatla felsefe sık sık buluşurlar, bir buluşur bir ayrılırlar: felsefe yapanı edebiyat yapıyor diye, edebiyat yapanı da felsefe yapıyor diye algıladığımız hatta eleştirdiğimiz çok olur. Edebiyattaki felsefe ya da genel olarak sanattaki felsefe çok özel bir felsefedir, sanatlaşmış felsefedir. Edebiyata olduğu gibi konulmuş felsefe çok zaman sırıtır, iğreti kalır. Felsefedeki edebiyat da çok zaman yapmacık tadı verir. Neden? Felsefe yapan kişi özel olarak edebiyat yapmaya heveslenmiştir de ondan.”(Timuçin 2002: 10)<br />Felsefe edebi bir tarza dayanabileceği gibi, edebiyat eserlerinde felsefi nitelikler bulunabilir. Edebiyatın felsefeye bir somutluk kazandırması da söz konusudur. “Edebiyat, kavram analizlerinden uzaklaşarak, olayları somut bir hale sokmak suretiyle, felsefenin soyutluğunu ve kuruluğunu giderir.” (Gündoğan 2006: 25)<br /><br />Felsefede içeriğin edebiyatta ise biçimin önemli olduğunu belirten Gündoğan’a göre, “Felsefi bir eser, bilgi veren, ele aldığı konuyu derinliğine inceleyen ve mantıksal bir akıl yürütme zinciri içerisinde irdeleyen bir eser olduğu için onda önemli olan içeriktir. Edebi eser ise içerikten ziyade biçime önem verir. Felsefi eser soyut, edebi eser ise somuttur. İnsan hayatı, onun varoluşu ve özgürlüğü gibi konular, felsefenin soyut diliyle anlaşılır kılı¬namaz. İşte bu durumda sanat devreye girer ve felsefeye somutluk kazan¬dırır. Bu türlü eserlerde hem biçim, hem de içerik birlikte önem kazanır.” (Gündoğan 2006: 25)<br /><br /><br />Felsefenin edebiyata yaklaşmasını ve ondan yararlanmasını gerektiren en önemli nedenlerin başında ise, soyut kavramlarla dile getirilmesi güç olan insan yaşantılarının edebi bir anlatımla somutluk kazanabilmesidir. Bu konuda aklımıza ilk gelen ve felsefe-edebiyat ilişkisinde de önem taşıyan bir akım olarak varoluşçuluktur. Gündoğan’a göre, edebiyatla felsefe arasındaki ilişkinin varoluşçulukta yoğunluk kazanmasını şöyle açıklayabiliriz: “Varoluşçulukta, bireysel insan hayatı ve varoluşunun tasviri önem kazanır. Bu tasvir, felsefenin soyut ve kuru kavramsal diliyle yapılamaz. Burada devreye edebiyat girer. Somut, subjektif, şahsi tecrübeleri olan bir varlığın tasvirini somut ve bireysel olayları, bireysel insan hayatını ve tecrübelerini en iyi şekilde edebiyat ve özellikle de roman yapabilir.”(Gündoğan 2006: 27) Burada edebiyatın bir anlatım aracı olarak felsefeye sağladığı katkı da söz konusudur. Başka bir deyişle, “edebiyat bir anlatım aracı olarak felsefeye hizmet etmekte, felsefenin soyut ve kuru kavramsal diliyle anlatılamayanlar, edebiyat ile anlatılabilmektedir. Artık edebiyat, sadece estetik bir heyecan uyandırmakla kalmayıp, belli bir düşünceyi de iletebilmektedir.”(Gündoğan 2006: 28)<br /><br /><br />Felsefe edebiyata yeni boyutlar kazandırdığı gibi edebiyat da felsefeyi somutlaştırmada önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Ancak burada vurgulanması gereken bir nokta da şudur: edebiyat eserlerindeki felsefeyi anlamak ve görmek de önemlidir. Çünkü edebiyattaki felsefeyi görebilecek özel bir dikkat ve okuma biçimine sahip değilsek, örneğin bir romanı yalnızca olaylar örgüsü ya da bir şiiri imgelerden oluşan dizeler olarak algılama ve anlama durumunda kalabiliriz. Bu durum, edebiyat eserlerinden felsefe eğitiminden yararlanma konusunda da önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Timuçin’in deyimiyle “edebiyata içkin olan felsefeyi” görebilmek için, kişinin düşünme alışkanlığını edinmiş olması, eleştirel ve sorgulayıcı bir yaklaşıma dayanması gereklidir. “Özellikle sanat tarihinin temeline yerleşmiş olan büyük yapıtlarda birdenbire kendini açmayan ya da ilk bakışta görünmeyen, ancak iyi bir görü sahibine kendini sezdiren bir düşünsellik vardır, bu düşünsellik görünen düşünsellikten çok büyüktür ve bu yüzden kavranılabilmek için izleyicinin kavramada özel bir yatkınlığını gerektirir.”(Timuçin 2006: 12)<br /><br /><br /><br />Felsefe Eğitiminde/Öğretiminde Edebiyatın Yeri ve İşlevi:<br /><br />Felsefe problemlerinin ele alınmasında, işlenmesinde, edebiyat eserlerinden yararlanıldığı gibi, felsefe eğitimi ve öğretiminde de edebiyat eserlerinden yararlanılabilir. Felsefe problemlerini incelerken edebiyat eserlerinden sıkça yararlanan, felsefi söylemine edebiyattan da destekler sağlayan İoanna Kuçuradi, Etik adlı kitabında “etik ilişki”nin boyutlarının araştırılıp ifade edilmesinde edilmesinde, felsefe ve edebiyat arasında ilişki kurar. Önce Kuçuradi’nin “etik ilişki” hakkındaki tanımına bir göz atalım: “Etik ilişki, insanlararası ilişki türlerinden bir tanesi ve en temelde olanı: belirli bütünlükte bir kişinin belirli bütünlükte başka bir kişiyle ya da en geniş anlamda insanlarla -yüzyüze geldiği veya gelmediği insanlarla-, değer sorunlarının söz konusu olduğu ilişkisidir: eylemde bulunarak yaşadığı bir ilişki.”(Kuçuadi 1988: 3)<br /><br /><br />Kuçuradi, etik ilişkinin araştırılmasında edebiyat eserlerinin sağlam bir yer oluşturduğunu belirtir ve bunun gerekçelerini şöyle açıklar: “Gerçi, etik ilişki gibi, hem kendisi hem de onu meydana getirenler gerçek olan, dolayısıyla her biri tek –eşsiz- olan bu ilişkiler türünü nesne edinmenin güçlüğünü, felsefe araştırmalarının diğer nesne edindiklerine göre büyük güçlüğünü yadsıyacak değilim. Çünkü etik ilişkinin araştırılmasında tek ipucumuz –tek verimiz- kişilerin başka kişilerle ilişkilerinde veya durumlarda eylemleridir. Dikkatimizi yoğunlaştırdığımız alan, yaşayan kişilerin bitmez tükenmez bir defalık yaptıkları, bu arada da kendi yaptıklarımız olunca, adımlarımızı kaygan bir zemin üzerinde atıyoruz demektir. Ama yaşamdan çekip çıkardıklarımızda eksik kalanı giderebileceğimiz, tehlikeyi dengeliyebilmemizi sağlayan başka bir kaynak vardır: yazın yapıtları: roman, öykü ve oyunlar. Bu yapıtlar, çeşitli eylem olanaklarını çoğu kez temelleriyle birlikte vererek, araştırıcıya adımlarını güvenle atabileceği bir zemin sağlarlar. Ve söylediklerini başkaları için temellendirme gereğini duyarsa, araştırıcının yine başvurabileceği sağlam bir yer, bu yazın yapıtları olur.” (Kuçuradi 1988. 4)<br /><br /><br /><br />Edebiyat eserlerinin, her şeyden önce, insanları felsefeye, eleştirel-sorgulayıcı düşünme tarzına hazırlama ve yöneltme anlamında bir işlevinden de söz edilebilir. Örneğin roman okumanın, özellikle klasik romanların kişiyi felsefeye, felsefe yapmaya hazırlayan bir yönü bulunduğunu belirten bir felsefecimiz de Bedia Akarsu’dur. Akarsu’ya göre, küçük yaşta okuma alışkanlığı edinen, nitelikli yapıtlarla tanışan kişiler, okudukları edebiyat eserleri ve toplumsal içerikli yazılar sonunda felsefe metinlerini okumaya yönelirler. Burada okumanın, sorunları görmeyi sağlaması, kişinin kendisine de bu sorunlar üzerinde düşünme ihtiyacını duyurması, kısacası “eleştirel düşünme”nin doğuşu söz konusudur. Akarsu’nun sözleriyle, “Eleştirel düşünme başlamıştır artık. İlginize ve yeteneğinize göre bilime de yönelebilirsiniz, edebiyata, sanata da. Eleştirel düşünüş olmadan ne sanatta, ne de bilimde yaratıcı olunamaz kanısındayım. Kısaca okuyarak eleştirel düşünüşe varılabilir; eleştirel düşünme olmadan da ne bilimde ilerlenebilir ne de sanatta. İşte özellikle edebiyat yapıtlarında her konu işlenmektedir ve bu konular çoğu kez felsefe sorunlarıdır. Örneğin Göethe’nin Faust’unda ele alınan bir felsefe sorunu değil de nedir? Tolstoy, Savaş ve Barış romanında sayfalar dolusu işlediği sorunlar birer felsefe sorunu değil midir? Felsefe bilimle ne denli bağıntılıysa edebiyatla da o denli bağlantılı.” (Akarsu 2005)<br /><br /><br />Türk felsefesinde kendine özgü bir yeri olan ve aynı zamanda denemeci kimliğiyle de tanınan Nermi Uygur da, edebiyatın “vazgeçilmez bir eğitici” olduğunu ifade eder: “Vazgeçilmez bir eğiticidir edebiyat. İnsan da eğitimle insan olduğuna göre pekçok eksik kalır edebiyatsız. (…) Nedense unutulan ya da önemli değilmiş gibi geçiştirilen bir katkı sağlar edebiyat insan-varoluşuna: insana özgü bir duygu dünyasının kurulup gelişmesinde büyük payı vardır edebiyat ürünlerinin. Bakış açılarına göre değişik adlar takılabilen çeşitli yaşama-dünyalarına açık bir bütündür insan: şu bu yöne indirgenip bölünemez aslında. Gene de akıl, mantık, matematik, genellikle de bilimsel bilgiler dışında, tutku, özlem, düş yetisi, sevgi, umut gibi birçok yaşama uzanışları var ki, bunların tümüne birden insanın duygu boyutları gözüyle bakabiliriz. İşte edebiyat bu boyutları genişletmekte zorunlu bir yardımcısıdır insanın.” (Uygur 1985: 158-159)<br /><br /><br />Edebiyat eserlerinde insanın kendini bulabileceği ve kendini öğrenebileceği konusunda ise Uygur şunları söyler: “Ben neyim? Kimim ben? Nasıl bir şeyim ben? Çeşidinden sormadan edemeyeceğimiz soruları en iyi aydınlatan, hiç olmazsa aydınlatabilecek ipuçları veren etkinlik alanıdır edebiyat. “Sen seni bil” diye buyuran eski bilgeler, sahne yazarlarının, ozanların, sözle anlatma sanatçılarının ürünlerine itelemekteydi aslında herkesi. Aracısız, kendini tanıyamaz hiç kimse. Her insanteki öylesine yapışıktır ki kendisine, ancak edebiyat ustalarının, bildik bilmedik duygu yaşantılarını girdi çıktısıyla dile getirmesi üzerine özkimliğini kavramaya başlar insan. Edebiyatla kendisini bulabilir insan, çünkü en çok kendisinin olan yönüyle, duygu biricikliğiyle edebiyatta rastlar kendisine.”(Uygur 1985: 160)<br /><br /><br />Uygur’un yukarıdaki sözlerine somut bir örnek olarak, Exupery’in Küçük Prens, Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık adlı kitaplarını anabilirim. Behrengi’nin kitabında, küçük kara balık bakın neler söylüyor: “Ben yaşamın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum; durmadan aynı şeyleri yapmak, yaşlanana kadar başka bir şey yapmadan yaşamak olamaz; dünyada yaşamanın anlamı bundan daha fazla olmalı.” (Behrengi 2001: 14) Varoluşun anlamı üstüne düşünen ve sorular soran küçük balığın sözleri: “(…) Ben yalnızca sağa sola dolaşıp durmaktan bıktım, can sıkıntısının içinde yüzmek istemiyorum artık, bir nedeni olmadan da mutlu olmak da istemiyorum; günün birinde gözlerimi açıp hepiniz gibi yaşlandığımı, ama hala aynı balık olduğumu, ilk başta bildiğimden fazla bir şey bilmediğimi görmek istemiyorum.” (Behrengi 2001: 16)<br /><br /><br />Behrengi’nin kitabı, kendini, yaşamı ve dünyayı tanıma ve öğrenme süreci içindeki insanın anlatımıdır. Bu ve benzer kitaplar lise düzeyinde ve özellikle de ilköğretim düzeyindeki öğrencilere, düşünmesini, soru sormasını öğretebilir, en azından bu konuda önemli katkılar sağlayabilir. Yine Behrengi’nin Bir Şeftali Bin Şeftali kitabı da bu anlamda önemlidir. Exupery’nin Küçük Prens adlı kitabı ise artık bir klasik durumundadır. Çoğunlukla bir çocuk kitabı olarak tanınmakla birlikte, aslında büyüklerin de zevkle okudukları bir kitaptır. Bu kitapla ilgili olarak Nurak Direk’in Küçük Prens Üzerine Düşünmek adlı kitabı, bir edebiyat eserinden felsefe eğitiminde-öğretiminde nasıl yararlanılabileceğini değişik boyutlarıyla ortaya koyan ve özellikle felsefe öğretmenlerinin ilgisini bekleyen bir kitaptır. Direk’e göre, “Gençlerde felsefe sevgisi, salt geçmişteki felsefeleri öğretmekle yaratılamaz; ancak gencin günlük deneyimlerinden, yaşadığı problemlerden yola çıkarak uyandırılabilir. Felsefe “şimdi” ve “burada” olan üstünde düşünmekle başlar. Çocuklarla ve yetişme çağındaki gençlerle felsefeye başlamanın en iyi yolu onların yaşadığı dünyadan fazla uzak olmayan sanat yapıtlarından yararlanmak ve ilgi duydukları konularda farklı bakış açıların örnekleyen, özenle seçilmiş metinler üzerinde tartışmaktır.”<br /><br /><br />Felsefenin konularına-problemlerine göre uygun edebiyat eserleri ya da bu tür eserlerin belli bölümleri seçilebilir. Ancak bu seçimde hangi düzeydeki öğrenciye sesleneceğimiz de önemlidir. İlköğretim, lise ve üniversite düzeyindeki öğrenciler için, seçilecek ve değerlendirilecek eserler farklı olacaktır elbette. Ancak her düzeydeki öğrenciye yönelik olarak uygun eserleri bulmak mümkündür. Örneğin Dostoyevski’nin yüzlerce sayfalık romanı Karamazof Kardeşler’in tümü değilse bile, “Büyük Engizisyoncu” adlı bölüm, inanma sorunuyla ilgili olarak okunup değerlendirilebilir. Yine Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanı da uygarlık ve insan doğası kavramı çerçevesinde ele alınabilir.<br /><br /><br />Felsefe-edebiyat ilişkileri bağlamında incelenebilecek ve felsefe eğitiminde de yararlanılabilecek yazar-düşünür ve kitapların birkaçı arasında şunlar sayılabilir: Albert Camus: Yabancı, Veba, Satre: Bulantı, Özgürlüğün Yolları, Ömer Hayyam’ın rübaileri, Edip Cansever’in, Melih Cevdet Anday’ın şiirleri, Orwell’in 1984 adlı romanı…Elbette daha pek çok eser sayılabilir. Ayrıca MEB’in seçtiği 100 temel eser arasında felsefe öğretiminde yararlanılabilecek kitaplar mevcuttur.<br /><br /><br />Bilindiği gibi, gelecek yıldan itibaren orta öğretim düzeyinde seçmeli olarak bir “Düşünme Eğitimi” dersinin konulması tasarlanmakta ve bu konuda çalışmalar sürdürülmektedir. Direk, dokuz yaşından başlayarak düşünme eğitimi yapılabileceğini belirtir: “Felsefe formasyonu olan öğretmenlerin, felsefi içerikli öykülerle yapacağı çalışmalar, çocukları, hem okudukları hem de deneyimleri üzerinde kafa yorarak içinde yaşadıkları bu karmaşık dünyayı anlama olanağına kavuşturabilir. Çocuklar ve gençlerle felsefe çalışmalarına başlarken seçtiğimiz konuya uygun yazınsal bir metinle işe başlamanın çok yararlı bir başlangıç olacağı kanısındayım.”(Direk 2002:6) Bu nedenle burada hangi edebiyat eserinden ne şekilde ve hangi amaçla yararlanılabileceği büyük önem taşımaktadır. Bu konuda bize yardımcı olabilecek kişilerin başında da, edebiyatla ilişki kurarak felsefeyle uğraşanlar gelmektedir. Örneğin Kuçuradi, özellikle etikle ilgili konularda edebiyattan örnekler vermekte, ahlak felsefesinin somutlaşmasını sağlamaktadır. Uludağ Konuşmaları kitabında “özgürlük” ve “ahlak” kavramlarının ele alınışında bazı edebiyat eserlerinden de yararlanılmaktadır. Bu eserler arasında Camus’nın “Veba”sı, Victor Hugo’nun “Sefiller” romanı, Jean Anouilh’un “Becket ya da Tanrının Onuru” adlı oyunu yer almaktadır.<br /><br /><br /><br />Sonuç ve Değerlendirme:<br /><br />Çağdaş dünyada felsefe eğitimi, temel insan haklarının yaşama geçirilmesi konusunda vazgeçilmez bir temel koşul olarak kabul edilmektedir. Bu anlayışa bağlı olarak da pek çok ülkede felsefe eğitiminin, ilköğretimden başlayıp ortaöğretimin sonuna kadar devam ettiğini saptamak mümkündür. Çocuklar İçin Felsefe Eğitimine, Bulgaristan’da ilköğretimin 4. sınıfından itibaren seçmeli olarak, İspanya’da 6 yaşından itibaren seçmeli, 12 yaşından itibaren ise zorunlu olarak, İtalya’da ilköğretimde seçmeli ders olarak, eğitim programlarında yer verilmiş bulunmaktadır. Adı anılan ülkelerden başka, Romanya, Kore, Avustralya, Brezilya ve Kanada gibi pek çok ülkede çocuklara yönelik felsefe dersleri eğitim sürecinde yer almaktadır. Bu açıdan bizde konunun üzerinde düşünülmesi ve bir karara varılması gerekli görülmektedir. Çünkü geleceğimiz demek olan çocuklarımızı böyle bir etkinlikten yoksun bırakmanın acı ve düşündürücü sonuçları ve görünümleriyle hayatımızın her anında karşılaşmamız söz konusudur. Yukarıda belirttiğim gibi, İlköğretime konulacak ve felsefi düşünmeyi sevdirmeye ve bu düşünüş tarzına yöneltmeyi amaçlayan bir ders ve bu konudaki eğitici yayınlar,, hiç şüphesiz lise ve üniversite düzeyindeki felsefe eğitimini de olumlu olarak etkileyebilir.<br />İnsanları insan kılmak açısından, edebiyata büyük bir görev düştüğünü belirten Uygur’un sözleriyle yazımı bitiriyorum: “İnsanı insana yaklaştırır edebiyat. Edebiyatın, insanı türdaşlarına yabancılaştırdığını söylemek yersiz bir genellemenin tuzağına düşmektir. ‘Kötü’ insandan da söz etse, insanı insana tanıtır; insanı ülküleştirerek de açıklasa, insan varoluşunun nasıllığına aydınlık getirir edebiyat. Okuyucunun anlayış ve duygudaşlıkla kendi tekbenine özgü çevreyi aşmasına, insan olanaklarının çeşitliliğine ilişkin bir bilinç elde etmesine yolaçar edebiyat.”(Uygur 1985: 162)<br /><br /><br />KAYNAKLAR:<br /><br />Bedia Akarsu, “Prof. Dr. Bedia Akarsu ile Çağın Olaylarına Bakış” adlı söyleşi, H.Haluk Erdem-A. Ekber Ataş-M. Günay, Yeni Adana, 9 Kasım 2005.<br />Samed Behrengi, Küçük Kara Balık, Çev. İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2001.<br />Betül Çotuksöken, “Edebiyatla Beslenen Felsefe: İoanna Kuçuradi’nin Söyleminden Bir İzlek”, Özne Felsefe Sanat Seçkisi, 6. Kitap, Bahar 2006.<br />Nuran Direk, Küçük Prens Üzerine Düşünmek, Pan Yayınları, 2002.<br />Ali Osman Gündoğan, “Edebiyat ile Felsefe İlişkisi Üzerine”, Özne Felsefe Sanat Seçkisi, 6. Kitap, Bahar 2006.<br />İoanna Kuçuradi, Etik, 1988.<br />Afşar Timuçin, “Felsefesiz Edebiyat Edebiyatsız Felsefe Olur mu ya da Olmalı mı?”, Felsefelogos, sayı: 17, 2002/1-2.<br />Nermi Uygur, İnsan Açısından Edebiyat, Remzi Kitabevi, 1985.<br /><br /></span><br /><br /><br /></span>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-44133062022559095332008-02-15T13:40:00.002+02:002008-02-15T13:47:59.644+02:00<a href="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/R7V7xQnv19I/AAAAAAAAAIA/dihSdTwJBK0/s1600-h/Felsefe+Sempozyumu+kitab%C4%B1+kapak.jpg"><img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/R7V7xQnv19I/AAAAAAAAAIA/dihSdTwJBK0/s320/Felsefe+Sempozyumu+kitab%C4%B1+kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167172233682999250" /></a><br /><br />FELSEFE<br />BİLİM VE SANAT<br />İLİŞKİLERİ<br /><br />Yayına Hazırlayan<br />Mustafa Günay<br />Adnan Gümüş<br /><br />İzdüşüm Yayınları, 2007<br /><br />İÇİNDEKİLER<br /><br />Sunuş Yerine: Dünya Felsefe Günü…………………………………<br />Açılış Konuşması……………………………………………………….<br />İnsan Bilimlerine Felsefe ile Bakınca/ Betül Çotuksöken……………..<br />Felsefe ve Bilim İlişkileri/ Sara Çelik…………………………………<br />Bilimle Sanat Arasında Felsefe/ Uluğ Nutku…………………………..<br />Spekülatif ve Estetik Düşünce Bağlamında Sosyal Bilimler/ Adnan Gümüş..<br />Felsefenin Sosyolojisi/ Cahit Arslan………………………………………<br />Özgürlük ve Değer/ Celal Gürbüz…………………………………………<br />Felsefe Açısından İnsan Hakları/ Gülsun Dülgeroğlu…………………….<br />Coğrafya Kavramı Odağında Felsefe ve Edebiyat/ Ahmet İnam…………<br />Edebiyatın İçindeki Felsefe/ Mustafa Günay……………………………..<br />Alman Romantik Yazın Döneminde Felsefi Etkiler/ Nazire Akbulut…….<br />Günümüz Sanat Eğitimine Eleştirel Bir Bakış/ Kazım Artut…………….<br />Şiirde Düşüncenin Yeri/ Salih Bolat…………………………………….<br />Öykülü Resimler/ Mustafa Okan………………………………………..<br />Sanatın Sorumlululuğu ve Popüler-Güncel Sanat/ Birnur Eraldemir……<br />Popözne/ Çetin Yiğenoğlu………………………………………………<br />Değerlendirme Oturumu…………………………………………………<br />Ek: Sempozyum Programı………………………………………………<br /><br /><br /></p>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-19653786742904796892007-11-20T11:15:00.000+02:002007-11-20T11:16:31.920+02:00Panel: Felsefe Nedir?<strong><span style="color:#660000;">Panel : Felsefe Nedir</span></strong><br /><br /><span style="font-size:130%;color:#990000;">Mersin Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü tarafından 22 Kasım 2007 Perşembe günü “Felsefe Nedir” konulu bir panel düzenlenecek. </span><br /><span style="font-size:130%;color:#990000;"></span><br /><br /><span style="font-size:130%;color:#990000;">Mersin Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sara Çelik ve Çukurova Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Günay’ın konuşmacı olarak katılacağı panel, Prof. Dr. Uğur Oral Kültür Merkezi B Salonu’nda saat 14.00’da başlayacak.</span>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-20743972732168751932007-11-08T09:30:00.000+02:002007-11-08T09:33:19.163+02:00Avrupa'nın İki Yüzü...<a href="http://bp1.blogger.com/_GwThUJN_a68/RzK7QQTU2LI/AAAAAAAAAGo/DWG0qpaaY2I/s1600-h/europa.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5130368813456742578" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_GwThUJN_a68/RzK7QQTU2LI/AAAAAAAAAGo/DWG0qpaaY2I/s320/europa.jpg" border="0" /></a><br /><div><strong><span style="color:#cc6600;">AVRUPA’NIN İKİ YÜZÜ<br /></span></strong> </div><div> <span style="color:#ff9900;">Mustafa Günay</span></div><div> </div><div><br /><span style="font-size:130%;color:#990000;">Avrupa’ya tarihsel bir yaklaşımla yönelmediğimizde, onu anlama ve değerlendirme konusunda şaşkınlıklara ve yanılgılara düşmek de kaçınılmazdır. Bu nedenle güncel politik akıntıların köpükleri ve sisleri arasında Avrupa gerçeğini gözden kaçırmamak tarihsel bir sorumluluktur.<br />Avrupa denildiğinde, onun yalnızca belli bir yönü ya da belli bir boyutu düşünülmekte (bunlar da görünüşte Avrupa’nın güzel-iyi denilebilecek yönleridir) ama diğer yönleri ve özellikleri göz ardı edilmektedir. Elbette Avrupa, kendisini onun gözleriyle/gözlükleriyle görmemizi istemekte ve Avrupa-merkezciliğin belirlenimlerinden çıkamayanlar da bu tuzağa kolayca düşebilmektedirler. </span></div><div><span style="font-size:130%;color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="font-size:130%;color:#990000;">Birkaç kavrama dayanarak Avrupa’nın ne olup ne olmadığını anlamaya çalışmak yerinde olur. Avrupa denildiğinde, aydınlanma, demokrasi ve insan hakları, birlik ve bütünlük gibi kavramlar örgüsüyle karşılaşmakta ve Avrupa’yı bu kavramlarla özdeşleştirme yanılgısına düşmekteyiz. Avrupa gerçekten bu kavramlar ve bunların ifade ettiği değerlerden mi oluşmaktadır?<br />Avrupa, yalnızca aydınlanma demek değildir. Avrupa’nın karanlık bir yüzü ve dönemleri de olmuştur. Felsefe ve bilim ışığında Hristiyanlığın karanlığını dağıtan Avrupa, laiklik ve dünyevileşme sürecinde sosyal-kültürel değişimler geçirmiş olsa da, dinin egemenliği ve etkisi yaşama ve düşünme biçiminde sürmektedir. Dikkat edilirse, Avrupa’nın sınırları Hristiyanlığın renginde çizilmek istenmektedir. Görünüşteki çok-kültürlülük söylemlerine karşın, dinsel ayrım çizgileri ve karşıtlıklar her geçen gün belirginleşmekte ve derinleştirilmektedir. Aklı başında ve aydınlanmacı bir akılla konuşanların sesi ise kısılmakta, yeterince duyulmamaktadır. Avrupa’yı aydınlanma ile bir tutmak doğru olmadığı gibi, akılla, akılsallıkla özdeşleştirmek de doğru değildir. Aklın her insanda, her toplumda ve kültürde farklı biçimlerde kendini göstermesi söz konusudur. Elbette Doğuda da Batıda da aklı inancın buyruğuna ve güdümüne verme girişimleri her zaman olmaktadır. Ancak aklı ve akılcılığı yalnızca Avrupa kültürüne ait bir unsur olarak görmemek gerekir.</span></div><div><span style="font-size:130%;color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="font-size:130%;color:#990000;">Avrupa, yalnızca demokrasi ve insan hakları da değildir. Bir yüzüyle demokrat ve insancıl görünen Avrupa’nın diğer yüzü hiç de böyle değildir. Sömürgecilik, faşizm, Yahudi soykırımı ve daha nice Batılı olmayan insan topluluklarının barbarca yok edilişi Avrupa’nın kanlı elleriyle gerçekleştirilmedi mi? Avrupa, bir kültür olarak diğer kültürler arasında bir kültür tipidir. Ama kendini bütün kültürlerin en üstünü, en yükseği olarak görmesi gerçeklerle bağdaşmaz. Avrupa’nın bir yüzü kültürdür, uygarlıktır. İnsanlık tarihinde Avrupa kültürünün başarıları, ürünleri yadsınamaz, yok sayılamaz. Bu anlamda Avrupa kültürünün başarıları-kazanımları artık bütün insanlığa ait sayılabilir. Ancak Avrupa’nın öteki yüzü barbarlıktır. Bugün uygar yüzünün saklayamayacağı barbarlıklar, yeryüzünü kan ve ateşe boğmakta, geleceğe yönelik kaygı ve acıları büyütmektedir. </span></div><div><span style="font-size:130%;color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="font-size:130%;color:#990000;">Avrupa, birlik ve bütünlük de değildir. Geçtiğimiz yüzyıllarda kendi içinde yaptığı savaş ve çatışmalardan kurtulmak ve dünya üzerindeki egemenliğini sürdürebilmek için, bir birliği ve bütünleşmeyi gerçekleştirmeye uğraşan Avrupa’nın diğer yüzü parçalanma ve dağınıklıktır. Söz konusu birliğe tüm Avrupa ülkeleri katılmadığı gibi, katılmış olanların da bu birliğe bağlılıklarının sürüp sürmeyeceği belirsizdir. Avrupa kendini inşa sürecindedir. Ancak bu kültürel-siyasi-ekonomik yapının tasarlandığı şekliyle gerçekleştirilmesi çok zor görünmektedir. Avrupa kendi ütopyasını kurmaya çalışırken, bizi kurulacak bu yapının içinde görmek istememektedir. Bunun pek çok işareti ve açıklaması ortadadır. Ancak tüm olumsuz göstergelere ve işaretlere karşı, Avrupa’yı, gideceğimiz tek rota, tek liman olarak görenler, Avrupa’ya bütünsel bakamayanlar ya da Avrupa’lı akılla düşünüp konuşanlardır. </span></div><div><span style="font-size:130%;color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="font-size:130%;color:#990000;">Avrupa derken, hangi Avrupa’dan söz ettiğimizi bilmek durumundayız. Hangi çağdaki Avrupa, hangi yüzü Avrupa’nın? Yoksa tek başına Avrupa kavramı bir kurgudur, bir tasarıdır. Tarihsel bir kültür olarak Avrupa, bugün kendi çıkmazlarına çözüm üretmeye çabalarken, bize düşen kendi kültürel olanaklarımız doğrultusunda kendi gerçekliğimizi değerlendirmek ve yeniden yapılandırmak değil midir? Elbette bu yapının oluşturulmasında Avrupa kültürünün taşlarına (unsurlarına) yer verebiliriz. Ama biz Avrupa’lı değiliz, olmamalıyız. Asyalı ya da Doğulu olmayı da önermiyorum. Önerim, kendi tarihsel-kültürel gerçekliğimizi herhangi bir başka kültürü model alarak çarpıtmamak, kendi kültür yaratıcılığımızı gerçekleştirebilmektir. Anadolu toprakları böyle bir kültür yaratıcılığında gereksinim duyduğumuz imkanlara fazlasıyla sahip değil midir?<br /> </span></div><div><br />Not: Aratos dergisinin Mayıs-Haziran 2007 sayısında yayınlanmıştır.<br /></div>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-85320118406435579162007-08-12T19:03:00.000+03:002007-08-12T19:05:45.660+03:00<a href="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/Rr8vh76LsNI/AAAAAAAAAFY/vUuVhzSPvkU/s1600-h/canyucel.jpg"><span style="font-size:130%;"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5097845563270607058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/Rr8vh76LsNI/AAAAAAAAAFY/vUuVhzSPvkU/s320/canyucel.jpg" border="0" /></span></a><strong><span style="font-size:130%;"><br /></span></strong><div><span style="color:#993300;"><span style="font-family:georgia;"><span style="font-size:130%;"><strong>CAN YÜCEL’E<br /></strong><br />Geçerek zamanın dehlizlerinden<br />Şiirin çıplak atında<br />Daha yıllarca koşacak<br />Dökülürken yaprakları imgelerin<br />Haykıracak Eylül bahçelerinde<br />Bir şarkı gibi özlemlerini<br /><br /><br />Sis ve duman olup şarap renginde<br />Savrulacak kalbi eskimeyen sevdaların yüzünde<br />Ve onun yüzünde ve her halinde<br />Bilge bir çocuğun ağırbaşlı uçarılığı<br />Ve delidoluluğu yaşlı bir bilgenin<br />Çağıracak bizi hayatın şiir değmemiş köşelerine<br /><br /><br />Bu adam daha yıllarca içecek<br />Daha yollarca yürüyecek<br />Azaltacak şiirler ve insanlar arasındaki mesafeleri<br />Ve öpecek masmavi alnından kelimelerin<br />Ne sarhoş ne ayık tam bir Hayyam halinde<br />Açacak kapısını güzelliklerin<br /><br />Birer yudum içsin diye yıldızlar ve bulutlar<br />Bu şiiri bir kadeh gibi kaldırıyorum<br />Sağlığına ve onuruna<br /><br /><br /><br />1 Ekim 1996-Erzincan<br /><br /><br />Mustafa Günay<br /> </span></span></span></div>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-79665218777007252782007-07-13T17:20:00.000+03:002007-07-13T17:22:44.562+03:00<a href="http://bp1.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeKPhQ2wOI/AAAAAAAAAFQ/7hnaIl-2XyY/s1600-h/sinoplu+diogenes.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086686303370002658" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeKPhQ2wOI/AAAAAAAAAFQ/7hnaIl-2XyY/s320/sinoplu+diogenes.jpg" border="0" /></a><br /><div> </div><div> </div><div> </div><div> </div><div> </div><div> </div><div><span style="color:#ffcc00;">HAYATIMIZA FELSEFENİN FENERİNİ TUTMAK<br /><br /> Mustafa Günay<br /></span> </div><div><br /><span style="color:#990000;">Başlangıcından bu yana, felsefe, insan ve yaşamıyla ilgisini sürdürmekle birlikte, ne yazık ki, bu ilginin ve ilişkinin çoğu insan tarafından gözden kaçırılmasına tanık oluyoruz. Bunun pek çok nedeni bulunabilir. Ama en önemlisi de, sanıyorum felsefe kültüründen yoksunluk, felsefi düşünceyi yeterince tanımamaktır denilebilir. Felsefeyle ilgilenmeye, felsefe kitaplarını okumaya ve filozofları anlamaya yönelen kişilerin de gördüğü gibi, felsefe insan ve yaşamından uzak değildir. Tam tersine felsefe, insan ve yaşam üzerine, bu yaşamda karşılaştığımız durumlar ve problemler üzerine, kısacası inanın varoluşu üzerine yapılan ve kendisi de varoluşsal özellikler taşıyan bir düşünce biçimi ve etkinliktir. İnsan, yaşamının anlam ve değerini araştırdığı ve bu konuda sorular sorduğu her yerde, aslında felsefe iş başındadır. Sokrates’in de söylediği gibi, “Araştırılmayan, sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez.” İşte, hayatımızı sorgulama imkanını, bize veren felsefeden başka bir şey değildir. Bu sorgulama ve araştırma, söz konusu hayatın değerli biçimde yaşanmasının yolunu da açmaktadır. Bu nedenle, yaşama felsefenin ışığında baktığımızda, orada gördüğümüz şey, yalnızca bize sunulan bir yol, bir yaşama zamanı olmayıp, söz konusu hayatı kendi aklımıza ve irademize göre biçimlendirme ve yönlendirme imkanıdır da. Hayatı sorgulamak, aynı zamanda onu yeniden yaratmak ve düzenlemektir. Çünkü hayata yönelik sorgulamalarımız ve sorularımıza yanıt arayışlarımız, hayatın yeniden yorumlanmasına ve değişimine de yol açacaktır. Felsefeyle birlikte insan, kendisine sunulan bir hayatı ezbere yaşamaktan, kendisine çizilen bir yolda düşünmeden yürümekten, kısacası kendisine dayatılan kalıplara ve modellere sıkışmaktan kurtulma imkanı da bulabilir. </span></div><div><span style="color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="color:#990000;">Felsefi düşüncenin ışığında hayata baktığımızda, hem kendimiz olma hem de hayatı kendimizin kılma imkanını gerçekleştirebiliriz. Felsefe tarihindeki filozoflar da böyle bir çabanın ve durumun pekçok örneğini sunmaktadırlar bize. İşte bunlardan biri, Seneca, felsefenin yaşamla ilişkisini şöyle ifade eder: “Felsefe ruhu bir kalıba döker, işler, yaşamı düzenler, eylemleri doğru yola koyar, yapılacak, yapılmayacak işleri gösterir; dümenin başına oturup tehlikeli dalgalar arasında çırpınan gemiyi yönetir, yoluna yön verir.”</span><a title="" style="mso-endnote-id: edn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_edn1" name="_ednref1"><span style="color:#990000;">1</span></a><span style="color:#990000;"> </span></div><div><span style="color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="color:#990000;">Felsefenin yalnızca kişinin yaşamına değil, toplumlara-uluslara da yön verdiğini söyleyebiliriz. Uygarlık tarihinde insanın ve değerlerinin gösterdiği gelişimde, böyle bir şeyden söz edilebilirse, bunda felsefenin büyük bir rolü vardır. Felsefenin uygarlık tarihi boyunca insan ve yaşamına getirdiği aydınlık, yaşamımızın bugününe ve geleceğine ilişkin tutumlarımızı da etkilemiştir. Çünkü yaşamak kadar, yaşama nasıl baktığımız, nasıl bir tutum takındığımız da önemli değil midir? Çoğu insan olabildiğince uzun yaşamak ister. Ne pahasına olursa olsun, ne biçimde olursa olsun, tek başına hayatta olmak ve bu durumun süresi çok önemlidir çoğunluk için. Bu konuda yine Seneca’nın dostu Lucilius’a yazdığı mektubundaki sözlerine kulak verelim: “Biz çok yaşayalım diye değil, yeterince yaşam sürelim diye özen göstermeliyiz. Çok yaşaman kaderle ilgili bir iştir, dolu bir yaşam sürmen, ruhunla ilgili. Eğer doluysa yaşamın, çok yaşadın demektir. Yaşam da, ruh kendi iyiliğine kavuştuğu, kendi iyeliğini eline geçirdiği zaman, dolmuş olur. Seksen yılını hiçbir iş yapmadan geçiren bir insan için yılların ne yararı olmuştur? O adam yaşamış değil, yaşamakta dura kalmıştır; geç ölmüş değil, çoktan ölmüştür.”</span><a title="" style="mso-endnote-id: edn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_edn2" name="_ednref2"><span style="color:#990000;">2</span></a></div><div><span style="color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="color:#990000;">Görüldüğü gibi Seneca, söz konusu mektubunda ve daha başka yazılarında da, yaşamın süresinden, ne kadar uzun yaşandığından çok, nasıl yaşandığından söz etmektedir. İşte burada felsefe, yaşamın iyi bir yaşam olmasının nasıl mümkün olabileceğini sorgulamakta değil midir? Seneca, hayata ilişkin yanlış bir tutuma ve anlayışa getirdiği eleştirilerle, aslında yeni bir yaklaşımın da yolunu açmaya çalışmaktadır. Küçüklük-büyüklük, uzunluk-kısalık, doluluk-boşluk gibi kavramları, hayatı değerlendirirken kullandığımızda nelere dikkat etmemiz gerekir? Bu konuda da Seneca’nın düşüncelerinin izini sürersek: “Nasıl küçücük bir bedenin içinde yetkin bir insan bulunabilirse, çok küçük bir zaman içinde de, yetkin, eksiksiz bir hayat olabilir. Yaşam süresi bizim dışımızdaki olaylara bağlıdır, ne kadar yaşayacağım benim dışımda bir şey, ne kadar zaman gerçekten yaşayacağım da, benimle ilgili bir şey. Benden isteyeceğin şey şu: sanki karanlıklar içinde gibi, adsız bir hayat geçirmeyeyim, hayatımı yöneteyim, gelip geçici bir yolcu olmayayım hep.”</span><a title="" style="mso-endnote-id: edn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_edn3" name="_ednref3"><span style="color:#990000;">3</span></a></div><div><span style="color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="color:#990000;">Seneca’nın bu sözleri de, yaşamına yön verme ve onun gidişini belirleme sorununun ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir. Burada “yaşama sanatı” kavramını hatırlayabiliriz. Gerçekten de yaşamın da bir sanat eseri gibi kurulmasından ya da yaratılmasından söz edilebilir. Ancak bu yaratım etkinliğinin, bilgisiz olamayacağı da açıktır. Bu bağlamda kendini bilmek, hayatın farkında olmak, insan için varoluşsal bir öneme sahiptir. Bu durumla ilgili olarak, modern dönemin başlangıçlarında yer alan bir filozof, Montaigne şöyle demekte: “Dünyada insanlığını bilmekten, insanca yaşamaktan daha güzel, daha doğru bir iş yoktur. Bilimlerin en çetini de bu hayatı iyi yaşamasını bilmektir.”</span><a title="" style="mso-endnote-id: edn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_edn4" name="_ednref4"><span style="color:#990000;">4</span></a></div><div><span style="color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="color:#990000;">Hayatı iyi yaşayabilmek de, insanın kendisini bilmesine, tanımasına bağlı değil midir? Bütün filozoflar gibi Montaigne de, felsefe araştırmalarının başlıca konusu olarak kendini görür: “Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur, fiziğim de.”</span><a title="" style="mso-endnote-id: edn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_edn5" name="_ednref5"><span style="color:#990000;">5</span></a><br /><span style="color:#990000;">Felsefenin insanlara, yaşamaya başlarken de, ölüme giderken de söyleyecekleri olduğunu vurgulayan Montaigne, Seneca’da gördüğümüz gibi, yaşamın süresiyle değil nasıl bir hayatın yaşandığıyla ilgilenmekte ve hayatın değerinin araştırılacağı yönü şöyle vurgulamaktadır: “Hayatımız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır.”</span><a title="" style="mso-endnote-id: edn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_edn6" name="_ednref6"><span style="color:#990000;">6</span></a></div><div><span style="color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="color:#990000;">Hayatına felsefeyle bakan, felsefenin ışığıyla yaşama dünyasını aydınlatan insan, bir bakıma kendi olanaklarının ve gücünün de farkına varabilecektir. Sokrates, Seneca ve Montaigne, farklı dönemlerde ve toplumlarda felsefenin yaşamla ilişkisinin örneklerini vermiş olan filozofların birkaç örneğidir. Onların ve diğer filozofların düşüncelerinden de yararlanarak, hayatımıza felsefenin fenerini tutmak ise, kendimizin başarabileceği bir etkinliktir. Felsefenin aydınlattığı bir yaşam, insana yaraşır bir yaşam olabilecektir. Bu nedenle felsefeyi aradığımızda, yalnızca kitaplarda değil yaşamın kendisinde de bulmamız gereklidir. </span></div><div><span style="color:#990000;"></span> </div><div><br /><span style="color:#990000;">Notlar:<br /></span><a title="" style="mso-endnote-id: edn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ednref1" name="_edn1"><span style="color:#990000;">1</span></a><span style="color:#990000;"> Seneca, Ahlaki Mektuplar, Çev. Türkan Uzel, s. 56, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1992.<br /></span><a title="" style="mso-endnote-id: edn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ednref2" name="_edn2"><span style="color:#990000;">2</span></a><span style="color:#990000;"> agy, s. 236-237<br /></span><a title="" style="mso-endnote-id: edn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ednref3" name="_edn3"><span style="color:#990000;">3</span></a><span style="color:#990000;"> agy, s. 237.<br /></span><a title="" style="mso-endnote-id: edn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ednref4" name="_edn4"><span style="color:#990000;">4</span></a><span style="color:#990000;"> Montaigne, Denemeler, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, s. 300, Cem Yayınları, 1982.<br /></span><a title="" style="mso-endnote-id: edn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ednref5" name="_edn5"><span style="color:#990000;">5</span></a><span style="color:#990000;"> agy, s. 120.<br /></span><a title="" style="mso-endnote-id: edn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ednref6" name="_edn6"><span style="color:#990000;">6</span></a><span style="color:#990000;"> agy., s. 149.<br /><br />İLE dergisi, Ocak-Şubat 2006, sayı 2, İzmir.</span></div>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-91193051642970520122007-07-13T17:03:00.000+03:002007-07-13T17:18:36.713+03:00<a href="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeIDBQ2wNI/AAAAAAAAAFI/QjBHFeg7QYw/s1600-h/takiyettinmengüşoğlu.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086683889598382290" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeIDBQ2wNI/AAAAAAAAAFI/QjBHFeg7QYw/s320/takiyettinmeng%C3%BC%C5%9Fo%C4%9Flu.jpg" border="0" /></a><br /><div><a href="http://bp1.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeH3hQ2wMI/AAAAAAAAAFA/HntjH1Nj9dQ/s1600-h/gökberk.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086683692029886658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeH3hQ2wMI/AAAAAAAAAFA/HntjH1Nj9dQ/s320/g%C3%B6kberk.jpg" border="0" /></a><br /><br /><div><a href="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeG9BQ2wLI/AAAAAAAAAE4/OXPcWVKOqRs/s1600-h/ahmet+inam.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086682687007539378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeG9BQ2wLI/AAAAAAAAAE4/OXPcWVKOqRs/s320/ahmet+inam.jpg" border="0" /></a><br /><div><a href="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeGvBQ2wKI/AAAAAAAAAEw/UtjEuPxaG6I/s1600-h/nermi+uygur.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086682446489370786" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeGvBQ2wKI/AAAAAAAAAEw/UtjEuPxaG6I/s320/nermi+uygur.jpg" border="0" /></a><span style="color:#6600cc;"><strong>TÜRKİYE’DE FELSEFE NEREYE GİDİYOR?</strong><br /><br /></span><span style="color:#6600cc;"><em>Türkiye’de Felsefenin Geleceği Üzerine Bir Araştırma<br /></em><br /></span><strong><span style="color:#6600cc;">Dr. H. Haluk ERDEM ‘in SORULARINA YANITLAR:<br /></span></strong><br /><span style="color:#cc0000;">SORU 1: Türkiye’de felsefenin başlangıcını hangi tarihsel döneme geri götürmek olanaklıdır?<br /></span><div><br /><span style="color:#cc0000;">YANIT: Osmanlının son zamanlarında özellikle çeviriler yoluyla felsefe çalışmaları yoğunluk kazanmıştır. Ayrıca kültür tarihimizde bazı bilge kişilerden süregelen ve felsefeye kaynak olabilecek bir gelenek de vardır. Ama özgür bir düşünce ortamının bulunmayışı, bizde felsefenin gelişimini engellemiş ve geciktirmiştir. Cumhuriyet döneminde Batılı anlamda felsefenin doğuşuna tanık oluruz. Ancak Türk düşünce tarihi içinde ele alınması gereken kişiler olduğu da unutulmamalıdır.<br /></span></div><br /><div><br /><span style="color:#cc0000;">SORU 2: Günümüz felsefe çalışmalarında etkili olan eğilimler, problemler ve filozoflar hangileridir?</span></div><div><br /><span style="color:#cc0000;">YANIT: Günümüzde özellikle insan felsefesi, bilim felsefesi, ahlak ve siyaset felsefesinin problemleri daha yoğun biçimde ele alınmaktadır. Pek çok eğilimin etkisinden söz edilebilir. Nietzsche, Kant, Hegel, Dilthey, Heidegger, Wittgenstein, Foucault, Levinas, Camus gibi filozofların etkili olduğu söylenebilir. Ayrıca İslam felsefesi alanında da, Gazali, İbni Rüşt gibi filozofların etkili olduğu söylenebilir.<br /><br />SORU 3: Türkiye’de felsefenin hangi alanlar üzerinde –eğitim, toplum, siyaset, adalet, basın yayın gibi- etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?<br /></span></div><div><br /><span style="color:#cc0000;">YANIT: Felsefenin ancak dolaylı bir etkisinden söz etmek mümkündür. Bu etki daha çok kişiler üzerinde görülüyor. Toplum ve kurumlar üzerinde felsefeden çok din, ideoloji ve güncel siyaset daha etkili. Burada felsefecilerimize düşen bazı görevler de beliriyor: toplumsal yaşamın sorunlarını felsefi söylem içinde irdeleme ve ortaya koyma.<br /></span></div><br /><div><br /><span style="color:#cc0000;">SORU 4: Türkiye’de felsefenin gelişmesinde etkili olan felsefecilerimiz kimlerdir? Bu isimlerin niçin etkili olduğunu düşünüyorsunuz?</span></div><div><br /><span style="color:#cc0000;">YANIT: Macit Gökberk, aydınlanmacı tutumu ve felsefe tarihçisi kimliğiyle etkili oldu. Takiyettin Mengüşoğlu, insan felsefesi geleneğinin kurucusu olarak, İoanna Kuçuradi ise insan hakları ve etik odaklı çalışmalarıyla etkili oldu. Nermi Uygur kültür felsefesi konusunda, Ahmet İnam bize özgü, yani bu topraklardan doğacak bir felsefenin gerekliliğine yönelik çalışmalarıyla önemli. Doğan Özlem, tarihselci düşünce tarzını geliştirmesi ve hermeneutik konulu çalışmalarıyla hem ülkemizdeki felsefe tasarımının değişmesine katkıda bulundu, hem de bilim ve tarih felsefesi başta olmak üzere, düşünce dünyamıza yeni ufuklar açtı. Betül Çotuksöken, felsefi söylemin neliğine yönelik çalışmalarıyla, aydınlanmacı yaklaşımı günümüz koşulları içinde canlı tutmayı amaçlayan çalışmalarıyla ve ayrıca felsefeyi yaygınlaştırmaya yönelik girişimleriyle etkin bir felsefe öznesi olarak dikkati çekiyor. Uluğ Nutku insan felsefesi geleneğine toplumcu bir boyutu getirmesi ve güncel sorunları felsefenin ışığında işleme biçimiyle önemlidir. Hilmi Ziya Ülken’in Türk düşünce tarihine yönelik çalışmaları da etkili ve yol gösterici olmuştur.<br /></span></div><div><br /><span style="color:#cc0000;">SORU 5: Türkiye’de felsefenin gelişmesi ve yaygınlaşması için neler yapılmalıdır?</span></div><br /><div><br /><span style="color:#cc0000;">YANIT: Felsefecilerimizin daha üretken olması, kendine özgü düşünceler ortaya koymaları, ama aynı zamanda insanların felsefeye yönelik ilgisini güçlendirecek ve hazırlayacak bir eğitim-öğretim programına da ihtiyaç vardır. Özellikle gençlere ve felsefe severlere yönelik yayınların çeşitlendirilmesi ve çoğalması da gereklidir. </span></div><div><span style="color:#cc0000;"></span></div><div><span style="color:#cc0000;"></span></div><div><span style="color:#cc0000;"></span></div><div><span style="color:#cc0000;">Not 1: Bu söyleşi H. Haluk Erdem'in "Felsefenin Işığında Tartışmalar", adlı kitabında yer almaktadır. ARMA 1 yayınları, 2007, Ankara. </span></div></div></div></div><div><span style="color:#cc0000;"></span></div><div><span style="color:#cc0000;"></span></div><div><span style="color:#996633;"><span style="color:#cc0000;">Not 2: (Yazının başında yer alan resimler sırasıyla şu felsefecilerimize aittir: Takiyettin Mengüşoğlu, Macit Gökberk, Ahmet İnam, Nermi Uygur.)</span></div></span><div></div>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-26128993273005217962007-07-13T16:57:00.000+03:002007-07-13T17:00:44.091+03:00<a href="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeFCBQ2wJI/AAAAAAAAAEo/XrAaXM3J6_I/s1600-h/necatigil.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5086680573883629714" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RpeFCBQ2wJI/AAAAAAAAAEo/XrAaXM3J6_I/s320/necatigil.jpg" border="0" /></a><br /><div> </div><div> </div><div> </div><div><strong>NECATİGİL’İN ŞİİR BURCU<br /></strong><br /> Mustafa Günay<br /> </div><div> </div><div><br /><span style="color:#663300;">Behçet Necatigil deyince, aklıma ilk gelen şiirlerinden biri, Solgun Bir Gül Dokununca’dır. Öğrencilik yıllarımızda edebiyat kitaplarında yer alan bir şiirdir bu. Ayrıca Kır Şarkısı da öyle. Sevgilerde şiiri de ezberimde bulunan şiirlerin başında gelir. Bu şiir, modern insanın, kent yaşamının sıkışıklığında ve karmaşasında sevgiye, insanca duygulara yabancılaşmasını, kendi iç dünyasına kapanıp, duygularını dile getirmeyen ve bu duyguların ve değerlerin yaşanmasını geleceğe ertelemeyi sorgulayan ve zamanla ilişkimizi de gözden geçirmeye çağıran etkileyici bir şiirdir. </span></div><div><span style="color:#663300;"></span> </div><div><br /><span style="color:#663300;">“Geniş zamanlar” uman, “sıkışık saatlerden” yakınan ve başından geçenleri “dilek-şart kiplerinde” dile getiren Necatigil, “suç benim miydi, çağ?” diye sorar: “şu dünyada insanca yaşamak da yoksa/Ne kalıyor geriye yüzyıllardan?”(Panik)</span></div><div><span style="color:#663300;"></span> </div><div><br /><span style="color:#663300;">İnce duyarlıkların şairidir Necatigil. Şiirlerinde büyük yaşantılar, büyük olaylar ya da serüvenlerden değil, sıradan insanın yaşamından söz eder. Bir bakıma günlük yaşamın küçük tragedyalarının şiirini kaleme alır. Ama işte günlük yaşamın görünüşteki sıradanlığı içinde göze çarpmayan yaşantılar, önemsenmeyen durumlar, eşyalar ve duyarlıklar, onun şiir dilinde sıradanlıktan çıkarak bir olağanüstülüğe bürünürler. Çünkü bütün bunlar şair için, insanı kendine gösterecek olan aynalar, anlamlar ve lambalar anlamına gelir.(Nilüfer) Her gün alışveriş yaptığımız dükkanlardan söz ederken geçim sıkıntısıyla birlikte, tüketim kültürüne eleştiriler yönelttiğini de görebiliriz.(Dar Gelir) Evlerden, pencerelerdeki pancurlardan söz ederken, bu nesneyi insanın kendi iç dünyasının açılıp-kapanması açısından da yorumlar: “Bir açılma yorabilir insanı/Paslı rezeler, kaynamış menteşeler/Nasıl açılır pancur/Güneşe./Arada yağlamak, esnetmek gerekirdi/Yıllar yılı kapalı/Zordur bir insanın/Anlatmalarla feraha çıkması.”(Pancur)</span></div><div><span style="color:#663300;"></span> </div><div><br /><span style="color:#663300;">Necatigil, günlük yaşamın sorunlarıyla da sınırlamaz şiirini, metafizik sorunlar alanına da yönelir. Kişisel yaşantılarından ve içinde bulunduğu çağın durumundan, toplumsal sorunlardan yola çıkarak, insanın varoluşuyla ilgili temel metafizik konuları ve sorunları da (ölüm gibi) işleyen bir şairdir Necatigil. Tavrının ve şiir anlayışının düşünsel temellerini şöyle açıklar: “Bence her şair, şiir hayatı boyunca üç burçtan: gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor.(...) Şairlerin çoğu gurbeti ve hasreti yeter görürler kendilerine. Güçlerini bu kesimlerde gösterirler. Aradıklarını onlarda bulmuş gibidirler, fazlası ilgilendirmez onları. Şu var ki olgun, ergin okuyucuların gözü daha çok sonuncu burçtadır, hikmet burcunda. Çünkü insan, daha önce kalmasa bile, sonunda yalnız kalıyor. Yalnız, kalan nedir, bunu saptamalı! Gurbetler mi, hasretler mi, hikmet mi?”</span><a title="" style="mso-endnote-id: edn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_edn1" name="_ednref1"><span style="color:#663300;">*</span></a><br /><span style="color:#663300;">Hikmet burcundan bir şair olan Necatigil, Şairler adlı şiirinde, şiirsel söylemi konu edinir: “Ne gördükse iyi kötü/Ömür biter biz hala/Söyleriz.(...)Ne biter/Ne kalır geçmiş kitaplarda/Ölümden sonra da/Söyleriz.”</span></div><div><span style="color:#663300;"></span> </div><div><br /><span style="color:#663300;">“Kitaplarda Ölmek” şiirinde ise ölümden ve yaşam çizgisinden söz eder: “Adı, soyadı/Açılır parantez/Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/Kapanır parantez.” Necatigil’in dediği gibi, şairin yaşam parantezi kapansa da, şiirleri paranteze alınmış değildir. Ancak doğum ve ölüm tarihleri arasındaki çizgi ne kadar çok şeyi simgeler ve içinde barındırır değil mi? Necatigil’in dizeleriyle “Parantezin içindeki çizgi/Ne varsa orda/Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci/Ne varsa orda.”<br />Necatigil, yalnızca yaşamının son yıllarında değil, farklı dönemlerdeki şiirlerinde de ölümden söz eder. “Hüthüt” şiirinin son iki dizesini okuyalım: “Necatigil yok şimdi/Belki bir gün olmuştur.”<br />Şairin yaşam parantezi kapansa da ve tüm yaşantıları o çizgide saklı olsa da, şiirleri söylenmeye ve insanları etkilemeye devam ediyorsa, şairin de kitaplardan çıkarak yaşamın akışına karıştığını ve dar zamanlarımızı genişletmeye katkıda bulunduğunu söylemek gerekmez mi? </span></div><div><span style="color:#663300;"></span> </div><div><span style="color:#663300;"></span> </div><div><span style="color:#663300;">Bilgelik yüklü sesiyle Necatigil’in, bizi hâlâ, sevgileri yarınlara bırakmamaya çağırdığını duymuyor musunuz?</span></div><div><span style="color:#663300;"></span> </div><div><br /><a title="" style="mso-endnote-id: edn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ednref1" name="_edn1"><span style="color:#663300;">*</span></a><span style="color:#663300;"> Behçet Necatigil, “Şiir Burçları” adlı yazısı, Akt. Mehmet Rifat, Gösterge Avcıları, YKY, s. 75-76, 1997.</span></div>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-56074144342533933622007-06-15T15:10:00.000+03:002007-06-15T15:11:58.530+03:00<a href="http://bp2.blogger.com/_GwThUJN_a68/RnKB65j_gRI/AAAAAAAAAEM/c73-ar9k1qw/s1600-h/özne+7+kapak.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5076262578884149522" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_GwThUJN_a68/RnKB65j_gRI/AAAAAAAAAEM/c73-ar9k1qw/s320/%C3%B6zne+7+kapak.jpg" border="0" /></a><br /><div><strong>ÖZNE DERGİSİ 4. YILINDA<br /></strong><br /><span style="color:#990000;">Çukurova Üniversitesi Felsefe öğretmenliği bölümü öğretim üyesi Mustafa Günay’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı, felsefe içerikli ÖZNE dergisi yayınlanan 7. sayısıyla 4. yılına girdi.<br /><br />Özne’nin danışma kurulunda bulunan felsefeci ve sosyal bilimciler arasında şu isimler yer alıyor:<br />Prof. Dr. Hasan Aslan(Akdeniz Üniv.), Prof. Dr. Sara Çelik(Mersin Üniv.), Yrd. Doç. Dr. Sebahattin Çevikbaş(Atatürk Üniv.), Pof. Dr. Betül Çotuksöken(Maltepe Üniv.), Prof. Dr. A. Kadir Çüçen(Uludağ Üniv.), Doç. Dr. H. Nur Erkızan(Muğla Üniv.), Doç. Dr. Zeynep Direk(Galatasaray Üniv.), Prof. Dr. Sevinç Güçlü(Akdeniz Üniv.), Prof. Dr. Adnan Gümüş(Çukurova Üniv.), Prof. Dr. Ali Osman Gündoğan(Muğla Üniv.), Prof.Dr. Selahattin Halilov (Özel Azerbaycan Üniversitesi ), Prof. Dr. Rahmi Karakuş(Sakarya Üniv.), Arslan Kaynardağ, Prof. Dr. Doğan Özlem(Muğla Üniv.), Dr.Ebulfez Suleymanov (Azerbaycan Milli İlimler Akademisi Felsefe, Siyaset ve Hukuk Arastırmaları Enstitusu),<br /> Prof. Dr. Mustafa Yıldırım(Atatürk Üniv.), Yrd. Doç. Dr. Solmaz Zelyut(Ege Üniv.).<br /><br /><br />Yılda iki kez yayınlanan Özne’nin 4. yılındaki bu sayısında dosya konusu olarak Nihilizm Sorunu ele alınıyor. Özne’nin bu sayısında yer alanlar: “Descartes’tan Foucault’ya Modern Özne ve Dönüşümleri Sorunu”/Sara Çelik, “Albert Camus ve Nihilizm Problemi”/H. Haluk Erdem,<br />“Değerler Bağlamında Siyaset Mümkün müdür?”Mustafa Günay, “İslami Terör Kavramı Üzerine”/Mehmet Özcan, “Thomas Bernhard ve Nihilizm”/Ahmet Sarı, “İngiliz Edebiyatında Nihilizm”/Şebnem Sema Tuncel, “Maske, Fark ve Paris”/Sadık Erol Er, “Modernliğin Sıkıntıları ve Charles Baudelaire”/Fırat Mollaer, “Nietzsche’nin Epistemolojisi Üzerine Kısa Bir Not”Ata Devrim, “Augustinus’un İtiraflar (Confessiones) adlı eserinin XI. Kitabında zaman kavramının felsefi açıdan temellendirilmesi”/ Arslan Topakkaya, “Nermi Uygur’un Düşünce Dünyası”/Betül Çotuksöken, “Sayın Nermi Uygur’un Anısına”/Sibel Öztürk Güntöre, “Ölenlerin Felsefesi”/İsmail Hakkı Baltacıoğlu, “Ölümün Felsefesi” (şiir)/Neslihan Yalman, “Felsefe”(şiir)/Tan Doğan, Salahettin Halilov’un “Doğu-Batı: Ortak Bir İdeale Doğru” Kitabı Üzerine”/ Ekber N. Necef, “Vehbi Hacıkadiroğlu’nun İnsan Anlayışı”/İsmail Örnek, “Olumsuzlamanın Olumu”/Arda Cevahir, “Söz ve Politika”/Mehmet Erkan.<br /><br />İletişim: </span><a href="mailto:oznefelsefesanat@yahoo.com"><span style="color:#990000;">oznefelsefesanat@yahoo.com</span></a><span style="color:#990000;">, </span><a href="mailto:mgunay@cu.edu.tr"><span style="color:#990000;">mgunay@cu.edu.tr</span></a><br /><a href="http://oznefelsefesanat.blogspot.com/"><span style="color:#990000;">http://oznefelsefesanat.blogspot.com</span></a><br /><span style="color:#990000;">Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi,<br /> Felsefe Grubu Eğitimi Bölümü<br />01330 Balcalı/Adana<br /><br /><br /><br /> </span></div>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-23168879180726092752007-03-21T12:03:00.000+02:002007-03-21T12:05:11.371+02:00<strong><span style="color:#993300;">Dünya Şiir Günü 2007 Bildirisi (Mersin Etkinliği)</span></strong><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ftn1" name="_ftnref1"><strong><span style="color:#993300;">[*]</span></strong></a><br /><span style="color:#993300;"><strong><br /></strong><br />“</span><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;color:#993300;">Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz.” diye bir dipnot koymuştu Adorno, estetik tarihine. Ama şiir de yazıldı ve barbarlıklar da devam etti, o zamandan bu yana. İnsanın insanlığından uzaklaştığı, tüm değerlerini acımasızca çiğnediği durumlarda, şiir başkaldırmaktan vazgeçmedi. Bir toplumdaki, bir kültürdeki ya da bir tarihsel dönemdeki aykırı, muhalif söylemlerin çekirdeğini hep şiir oluşturdu. Çünkü insan tininin soluduğu havadır şiir. Yaşadığımız ahlak ve hukuk ötesi bir dünyada, kan kaybederken insan tini, yaşamın üzerinde barbarlık bulutları çoğalırken şiirin gücüne ihtiyacımız var.<br /><br />Şiir insanın insan olma ve insan kalma bilinci ve duyarlılığıdır. İçinde şiirselliğin tohumları yeşermeyen insan, eksik, yarım ve dahası çarpık insandır, insancıllığına yabancı ve uzaktır.<br />Şiir, insanı bir başka insana, giderek insanlığa, insanlığın ruhuna yönelten ve kendi adımlarıyla genişletebildiği bir patikadır. Her şair kendi patikasını yarattığı gibi, her şiir okurunun da kendi patikasında şiirle karşılaşması söz konusudur.<br /><br /><br />Şiir insanın ve dilin özgürlüğüdür. Yeni bir hayatın, başka bir dünyanın yaratılması, şiirle mümkündür. Şiir aynı zamanda insan aklının ve yüreğinin olanaklarını ve düşlerini de besleyen bir topraktır. “düşünde bile göremez işler/düşlerin gördüğü işleri” demişti ya Can Yücel. Şiirin gördüğü işleri hiçbir şey göremez. Bu şiire ilişkin boş ve temelsiz bir övgü, yüceltme olarak anlaşılmasın. “Başlangıçta şiir vardı.” Bunu hiç unutmayalım. Hiroşima’lardan Nagazaki’lerden sonra, Bağdat’lardan sonra da şiir, “şimdi ve burada” olduğunu ortaya koydu. Bundan sonra da insanın yeryüzünde varoluşunun temel dayanaklarından biri olmaya devam edecektir şiir. Şiir her kültürde, her toplumda farklı seslerle, renklerle, farklı söylemlerle zenginleşerek, uygarlığın seyir defterini oluşturur. Uygarlığın bilinci ve bilinçaltı şiirde dile gelir.<br /><br /><br />Kirlenen bir dünyada en büyük tehlike şiirsizliktir. Şiirini kaybeden insan, varoluşunun anlamını kaybeder. Şirini kaydeden toplumlar ve kültürler de, çöküş ve tükeniş sürecinde yol almaya başlamış demektir.<br /><br /><br />Şiir: herkesi her şeyi sorguya çeker. Şiir tanıktır, sanıktır, yargıçtır bazen, kimi zaman da tutuklu, ama özgürlük şarkıları haykıran…<br /><br /><br />Edip Cansever, şiirin insana ve dünyaya yansıyan bir ışık olduğunu söyler:<br />“Şairlerin flaşları kalpleridir/Dışarıya da parlamalı biraz.”<br /><br /><br />Tarihin açık denizlerinde yol alırken insanlık gemisi, deniz feneridir şiir. Şiir, insan tininin kutup yıldızıdır. Kant’ın sözlerini değiştirerek söylersem, “üzerimizde yıldızlı gökyüzü ve içimizde şiir yasası” eksik olmasın. <br /><br /><br />Mustafa Günay </span><br /><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;"><br /></span><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www2.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ftnref1" name="_ftn1"><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;color:#993300;">[*]</span></a><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;color:#993300;"> Türkiye Edebiyatçılar Derneği Adana ve Mersin Temsilcilikleri tarafından, 24 Mart 2007’de Mersin Ütopya Kültür Merkezindeki Dünya Şiir Günü Çukurova Kutlaması için hazırlanmıştır.</span>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-65180338064437169262007-03-21T11:59:00.000+02:002007-03-21T12:03:12.927+02:00<a href="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RgECb39dloI/AAAAAAAAAC8/3qQJK7ZOBi0/s1600-h/cavat+çapan.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5044315735533131394" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RgECb39dloI/AAAAAAAAAC8/3qQJK7ZOBi0/s320/cavat+%C3%A7apan.jpg" border="0" /></a><br /><div><strong>21<span style="color:#006600;"> Mart 2007 Dünya Şiir Günü Bildirisi<br /><br />CEVAT ÇAPAN</span></strong></div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;">Şair arkadaşlarımızın önerisiyle, burada olduğu gibi, dünyanın birçok başka yerinde de dilin, özellikle de şiirin iletişim gücüne inananların kutlamaya hazırlandıkları bir bahar günü bugün. Kimileri parklarda, kimileri toplantı salonlarında, kimileri de sevdikleriyle kendi aralarında şiir okuyarak, şiir üstüne söyleşerek, şiir konusunda düşünerek kutlayacaklar bugünü.</span></div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;">Şiirin insan acısını, sevincini, öfkesini ve akla gelmeyen daha nice duygularını nasıl dile getirdiğini yeniden hatırlayacaklar.</span></div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;">Kimileri Boğaz'ın iki yakasını donatan erguvanlara bakarak yapacak bunu, kimileri nerdeyse yanı başımızda patlayan bombaların eşliğinde, çığlıklar arasında, barut kokusu içinde.</span></div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;">Bir yandan ezenleri, ezilenleri, öbür yandan geceleri, yıldızları, kokuları, tepeden tırnağa çiçek açmış ağaçlarıyla insanı deli eden bu dünyayı düşünerek katılacak bu kutlamaya.</span></div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;">Şiirin yaşanan her şeyi beş duyumuzu canlandırarak (görerek, işiterek, koklayarak, tadarak, dokunarak) algılamamızı sağlayan bir duyarlık kaynağı olduğunu, şiirin bize duygularımızla düşünmeyi, düşüncelerimizle duymayı öğrettiğini hatırlatacak bize Dünya Şiir Günü kutlamaları.</span></div><div><span style="color:#006600;"></span> </div><div><span style="color:#006600;">Özgürlük ve dayanışma özlemi içinde, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamaya bir çağrı olduğunu düşünecekler şiirin. Yalnızca Edirne’den Ardahan’a kadar değil, Çin’den Peru’ya kadar uzayan bir umutla.</span></div>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-61472891511257365002007-03-21T11:55:00.000+02:002007-03-21T11:59:00.257+02:00Yelkovan kuşları...<a href="http://bp0.blogger.com/_GwThUJN_a68/RgEBeH9dlnI/AAAAAAAAAC0/_N6jXJ8WTZQ/s1600-h/yelkovan+kuşu.jpg"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5044314674676209266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_GwThUJN_a68/RgEBeH9dlnI/AAAAAAAAAC0/_N6jXJ8WTZQ/s320/yelkovan+ku%C5%9Fu.jpg" border="0" /></a><br /><br /><br /><span style="font-size:130%;">YELKOVAN KUŞLARI…<br /><br /><br /><br />Rüzgarların çağrısıyla açıp kanatlarını<br />iki kutup arasında uçup gitmelerinden<br />öğrenecek çok şey var yelkovan kuşlarının<br />yaşamı kanatlandıran serüvenlerinden<br /> </span><br /><span style="font-size:130%;"></span><br /><br /><span style="font-size:130%;">yeryüzü tükenirken yaşam ölürken dünyada<br />kül rengi bir zamanında tarihin<br />yeni bir rüzgarın şarkısıyla savrulmalıyım<br />gül rengi bir vaktinde yüreğimin<br /> </span><br /><span style="font-size:130%;"></span><br /><br /><span style="font-size:130%;">düşlerimin adasını bulmam belki imkansız<br />kitaplarda kaldı belki bütün eski serüvenler<br />şarkılarda kaldı belki bütün kırık sevdalar<br />imkansız bir aşkın günlüğünü tutarken<br /><br /><br /><br />şimdi çiçeklerin köklerini öperken eriyen karlar<br />kalbimin kanat seslerinde yelkovan kuşlarının çığlıkları var…<br /><br /><br /><br />19.3. 2007<br /><br />Mustafa Günay</span><br /><span style="font-size:130%;"></span>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-19980840437412370992007-02-14T15:15:00.000+02:002007-02-14T15:19:07.550+02:00<a href="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RdMLoVpB1jI/AAAAAAAAABg/0BSOesQuRek/s1600-h/öpüşme+rodin.bmp"><img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5031377996334880306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_GwThUJN_a68/RdMLoVpB1jI/AAAAAAAAABg/0BSOesQuRek/s320/%C3%B6p%C3%BC%C5%9Fme+rodin.bmp" border="0" /></a> <span style="font-family:georgia;"><span style="font-size:130%;"><span style="color:#990000;">SORU İŞARETİ/ Mustafa Günay<br /><br /><strong> SEVGİ HEP GÜNDEMDEDİR</strong></span></span></span><br /><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"> “Sevgililer Günü”nden değil, sevgiden söz etmek istiyorum; sevenlerden ve sevgilerini sürdürmeye çalışan insanlardan...Ne diyordu bir şiirinde Cemal Süreya: “aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti.” Gerçekten de her seven, içinde sevgi taşıyan her kişi bir gönül bahçıvanı olarak görülebilir. Çünkü sevgi kişiden çaba ister, emek ister...Burada aklıma yıllar önce seyrettiğim bir filmin unutamadığım görüntüleri geliyor. “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde, pencereden süzülen yağmur damlalarına bakarak, sorduğu bir soru vardır Türkan Şoray’ın: “sevgi neydi, sevgi neydi?” Sevginin ne olduğuna ilişkin sorular ve o sahne iz bırakmış belleğimde. Sanırım herkesin belleğinde ve yüreğinde iz bırakan buna benzer nice film sahneleri, romanlar ya da şiirler saklıdır. Yalnızca filmler, romanlar, şiirler değil elbette. Yine herkesin belleğinde ve yüreğinde iz bırakmış sevgileri/sevdaları vardır diye düşünüyorum... Sevdiğimiz kişiler bizde diğer insanlardan daha derin ve kalıcı izler bırakırlar. Bu nedenle her sevgi, ayrılığa ve unutuluşa karşı bir başkaldırmayı da içerir. Kişide iz bırakan en önemli duygu ve değer sevgi değil midir? Bu nedenle sevgi hep gündemdedir ve gündemde olmalıdır. </span><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"></span><br /><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"> İnce duyarlıkların ve küçük tragedyaların usul sesli şairi Behçet Necatigil, “Sevgilerde” adlı şiirinde “sevgileri yarınlara bıraktınız” diyordu insanlara: “Siz geniş zamanlar umuyordunuz/Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.” Ama daracık vakitler, bitmeyen işler, kısacası hayatımızın her günkü koşuşturmacası içinde, kişi, sevgiye de yer açabildikçe yitirmez insanlığını. “Yaşamak değil/Beni bu telaş öldürecek” demişti Özdemir Asaf. Kendimizi modern yaşamın hızına ve telaşına bıraktığımızda, ne yazık ki en güzel ve anlamlı duygular ve değerler de yıpranıyor ve kayboluyor. Bir bakıma kişi kendini kaybediyor. Oysa sevgi, hem kendimizle hem de diğer kişi ve kişilerle karşılaşmaya ve buluşmaya giden yolun başlangıcı değil midir? Bu yüzden sevgileri ertelemek, yaşamı ertelemek ve kendimizi ertelemek demektir. Özdemir İnce’nin şiirsel uyarısının büyük önem taşıdığını düşünüyorum: “seviyorsanız eğer/sakın geç kalmayın aşkınızı söylemeye...” Sevginin dile gelmesi, bizden çıkarak insanlara ve hayata karışması demektir. Elbette gizli sevgiler/sevdalar da yok değildir. Ama böyle sevgilerin yaşama gündeminde hak ettiği yeri aldığını söyleyebilir miyiz? </span><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"></span><br /><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"> Yıllar önce (1979’da) yayınlanan Sevgiler de Gündemdedir (Elif Yayınları) adlı şiir kitabında, değerli felsefeci ve araştırmacı Arslan Kaynardağ şöyle yazmıştı kitabının adını taşıyan şiirinde: “yalnızca acılar değil diyorum/yalnızca acımasızlıklar değil,/para değil, pul değil/Sevgiler de gündemdedir.” </span><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"></span><br /><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"> 12 Eylül 1980 öncesinin toplumsal gündemini bilenler ve yaşayanlar, daha iyi anımsayacaklardır. O yıllarda bir kitabın Sevgiler de Gündemdedir adını taşıması bana çok anlamlı ve düşündürücü gelmişti. Yıllar sonra sevgili Arslan Kaynardağ, kitabını bana ulaştırdığında, sevginin hep gündemde olduğunu ve olması gerektiğine bir kez daha inandım. Kaynardağ, kitabın sonunda “Özetliyorum” adlı bir şiire yer vererek, bir bakıma bütün şiirlerinin bir özetini vermek istemiş. Adı geçen şiirin son dizelerini birlikte okuyalım: “Şiirimizde sevgiden gayrı kelam etmedik,/Sevgi dedik insan dedik başka bir şey demedik/Nerde sevgi kırıldıysa kol kanat gerdik,/Çok şükür sevgi kimsesiz kalmadı.”</span><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"></span><br /><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"> Sevginin kimsesiz kalmaması, aynı zamanda insanın yalnız ve kimsesiz kalmaması değil midir? İletişim araçlarının ve olanaklarının bunca geliştiği bir zamanda yalnızlık ve yabancılaşma, büyük bir sorun olmaya devam ediyorsa, bunun nedenini sormak gerekmez mi? Günümüzde sevgi ve aşk hakkında da konulması gereken o kadar çok soru işareti var ki...<br /> Sevginin getirdiği bir sorumluluk da söz konusu. Zaten işte bu sorumluluk, bizi sevgiyi düşünmeye yöneltiyor, sevginin önündeki engelleri kaldırmaya... Sevgi gibi insanı insan kılan bir duygu ve değerin de, giderek tüketim kültürünün bir unsuru ve aracı haline getirilmesine katkıda bulunmamak da sevgi sorumluluğunun bir gereği olarak anlaşılabilir. Tüketim kültürünün istemlerine kapılmamak, sevginin bir tüketim unsuruna dönüştürülmesine karşı koymak, bir bakıma kişinin insan olma değerini korumanın ve geliştirmenin de ifadesi olacaktır. İnsanı insan kılan en önemli duygu ve değer sevgi olduğundan, bugünümüzü olduğu kadar geleceğimizi de sevgilerle biçimlendirme çabası hep gündemde olacaktır diye umuyorum.<br /> </span><br /><br /><span style="font-family:georgia;"><span style="font-size:130%;"><span style="color:#990000;"><strong>Dizeler:</strong><br />“Sevgi ne zaman biter?<br />Hiçbir zaman.<br />Peki insan ne zaman biter?<br />Artık sevmediğimde.” (Turgay Fişekçi)</span></span></span><br /><br /><strong><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"></span></strong><br /><span style="font-family:georgia;"><span style="font-size:130%;"><span style="color:#990000;"><strong>Sözler:</strong><br />“Sevgi eyleminde iki kişi kendilerinin dışına çıkarlar. Belki de doğanın insana,<br />kendisinin dışına çıkıp başka bir nesneye yönelme olanağını tanıdığı en yüce niteliktir sevgi. O bana doğru gelmez, ben ona doğru çekilirim.” (Jose Ortega y Gasset)</span></span></span><br /><br /><span style="font-family:georgia;font-size:130%;color:#990000;"> not: Bu yazı 2005 yılında Yeni Adana’da yayınlanmıştır.<br /></span>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-35591371042229205322006-11-18T12:13:00.000+02:002006-11-18T12:15:29.487+02:00<span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;color:#006600;"><br /><span style="color:#cc33cc;">DİYALOG OLARAK FELSEFE<br /><br />Mustafa Günay</span></span><a title="" style="mso-endnote-id: edn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_edn1" name="_ednref1"><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;color:#cc33cc;">*</span></a><span style="color:#cc33cc;"><br /></span><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;"><br /><span style="color:#cc33cc;">İnsan tek başına değildir, ötekilerle birliktedir. Ötekiler için her kişi bir ötekidir. Ötekisiz, ötekilersiz varolamayız. İnsan bir ilişki ve iletişim bağlamında sürdürür varoluşunu. Ama ötekilerle öteki ile ilişkilerimiz beraberinde bazı sorunları ve sıkıntıları da getirir. En başka etik sorunlar geliyor aklımıza.: Ötekine nasıl davranmalıyım, onu nasıl değerlendirmeliyim vb. Yaptığımız her eylem ötekine yönelik olduğu için, onu iyi ya da kötü yönde etkilediği için, ister istemez sorumlu kılmaktadır bizi. Öteki insanlar karşısında hep bir etik konumda bulunuruz farkında olmasak da. İnsanın varoluşunun doğasındadır ahlaksallık. Bu durum bizi birtakım sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltir: öteki kimdir? Ötekiyle ilişkilerimi nasıl, neye, hangi değerlere dayanarak düzenlemeliyim? Vb. sorular etik, siyasi ve kültürel bağlamda her an yüzyüze geldiğimiz ve hesaplaştığımız sorulardan yalnızca birkaçıdır. İnsanın öteki insanlarla birlikte insan olma/varolma serüveni de bu türden soruların yanıtlarını arama serüvenini de içermektedir. Öteki beni insan kimliğim üzerinde düşünmeye yöneltir.<br /><br /><br /><br />İnsan kavramı üzerinde durmaya bu tür soruların yol açtığını söylemek mümkündür. İnsan kavramı üzerinde duran filozoflar, İlkçağlar günümüze kadar gelen süreç içinde, çoğunlukla insanın “akıl”lı bir varlık olmasına övgüler yağdırmışlardır. Söz konusu aklın ve akılsallığın temellendirilmesini yapmaya çalışmışlardır. Ancak bunu yaparken, insanın “gönül” tarafı, duyarlılık yönü çoğunlukla ihmal edilmiştir. İnsanın insan kılmada akıl ve düşünme kadar, örneğin sevmenin, duyarlı ve duygulu olmanın da önemi ve anlamı gözden kaçırılmıştır. Elbette bu ihmali yapmayan ve bu konuyu gündeme getiremeye çalışan filozoflar da yok değildir. Ama onların sesleri pek fazla duyulmamıştır. 18. yüzyıl akılcılığına ve aydınlanmacılığına yönelik, romantik tepkiyi hatırlayabiliriz. Bu bir örnektir yalnızca ve bir başkaldırıdır da aynı zamanda. Nasıl bir başkaldırı? İnsanı tek yönlü ve tek boyutlu bir varlık olarak görme eğilimlerine karşı bir başkaldırı..<br /><br /><br /><br />Etik bir konumdaki varoluş serüveninde, insan, yaşam boyu öğrenmeye, bilgilenmeye de devam eder. Ama bu bilgi hep değerlerle de bağıntılıdır ve bağıntılı olmak durumundadır. Her türlü ilgi, çıkar, ihtiyaç ve değerden arınmış, saf bir bilgi mümkün değildir. Çünkü ne bildiğim kadar, bilgilerimden nasıl yararlandığım ve hayatımı düzenlemede ve öteki insanlarla olan ilişkilerimi kurmada ve sürdürmede bilgi-değer ilişkisini nasıl kurduğumuz da önemlidir. Bilgi yalnızca yıkmaya, yok etmeye, ötekini baskı altında tutmaya değil, insanı yaşatmaya ve yaratmaya yöneltmelidir. Bilgi-değer ilişkisi günlük yaşamdan başlayıp, bilim ve teknoloji alanına kadar uzanan boyutları kapsamaktadır. Bilim ve teknolojinin günümüz dünyasında yıkıcı sonuçlara yol açması ve geleceğe ilişkin büyük endişelere yol açması, bilgi ile değerler arasındaki bağıntının ve etik temellendirmenin yapılmamasından kaynaklanır. Biliyoruz ki, günümüzdeki bilimsel-teknolojik gelişmelere, aynı düzeyde bir etik ilerleme eşlik etmemektedir. Bu ise insanları kaygılandırmaktadır, hem kendi varoluşları açısından hem de dünyanın geleceği açısından. Bu nedenle değer temeli olmayan bir bilginin, etik temelleri düşünülmeyen eylemlerin yıkıcı ve tahrip edici olması kaçınılmazdır.<br /><br /><br /><br />Peki bu noktada felsefe ne yapabilir, ya da felsefeyle ne yapabiliriz: öteki ile ilişkilerimiz bağlamında? Felsefe insanı kendisiyle buluşturur ve aynı zamanda ötekilerle öteki ile...Bir diyalog olabilir felsefe.. Bir zamanlar zaten bir diyalog olarak yaşanmamış mıydı? Aklımıza Sokrates geliyor hemen. Ölümü bile yaşamı ve felsefe yapma tarzı kadar insanlık üzerinde iz bırakmış bir filozof olarak...”Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez” diyen Sokrates’in soruları felsefenin insan ve kültür yaşamına girmesinin ve onu biçimlendirmesinin de en güzel işaretidir. İşte sorular yanıtlara ve yanıtlar yeni sorulara yol açar durmadan...Bütün bunlar da diyalogun ortaya çıkmasına, yaşanmasına zemin hazırlar...Bir söyleşi ve tartışma, araştırma çabası olarak sürüp gider diyalog...Doğruyu, iyiyi, güzeli birlikte aramanın en uygun yoludur diyalog. Ama asıl problem de söz konusu diyalogun nasıl kurulabileceği ve sürdürülebileceğidir.<br /><br /><br /><br />Diyalog kendi doğrusunu/doğru bildiğini ötekine aktarmaktan, benimsetmekten çok, onun da bizimle birlikte doğruyu, iyiyi, güzeli aramaya katılmasıdır...Burada bir eşitlik söz konusudur...Filozof ahkam kesen bir kişi değildir, düşüncelerini insanlara benimsetmekten çok onları düşünmeye ve sorgulamaya yöneltmektir asıl kaygısı...Ve felsefe eğitiminin ve araştırmalarının da en büyük amacı bu değil midir?<br />Camus bir denemesinde şöyle diyor: “Karşılıklı konuşma olmayan yerde yaşam da yoktur.”</span></span><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ftn1" name="_ftnref1"><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;color:#cc33cc;">X</span></a><span style="color:#cc33cc;"><br /></span><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;color:#cc33cc;">Ben ile öteki, ötekiler arasındaki ilişkiler temelinde, diyalogun yeri nedir, kendi hayatımızda kendimizle ve ötekilerle ne ölçüde diyalog kuruyoruz? Kendisiyle konuşmayan, kendini, aklını; ama aynı zamanda yüreğini dinlemeyen bir kişi kendisiyle ve ötekilerle ne ölçüde diyalog kurabilir? Kendisiyle konuşmayan kendisini dinlemeyen bir kişi ötekini dinleyebilir mi anlayabilir mi?<br /><br /><br /><br /><br />X Albert Camus, Denemeler, s. 46, Çev. S. Eyüboğlu-V. Günyol, Say Yayınları,1982.<br /></span><a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ftnref1" name="_ftn1"></a><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;"><br /></span><a title="" style="mso-endnote-id: edn1" href="http://beta.blogger.com/post-create.g?blogID=15356131#_ednref1" name="_edn1"><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;color:#cc33cc;">*</span></a><span style="font-family:lucida grande;font-size:130%;"><span style="color:#cc33cc;"> Yrd. Doç. Dr. Mustafa Günay<br />Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi<br />E-posta: </span><a href="mailto:mgunay@cu.edu.tr"><span style="color:#cc33cc;">mgunay@cu.edu.tr</span></a></span>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-59068828585516694332006-10-31T08:37:00.000+02:002006-10-31T08:38:35.497+02:00İSTANBUL KİTAP FUARINDA FELSEFE KONUŞMALARIİSTANBUL KİTAP FUARINDA FELSEFE KONUŞMALARI<br /><br />Bu yıl 25. kez düzenlenen Tüyap İstanbul Kitap Fuarında edebiyat ve sanat etkinliklerinin yanı sıra, yayınevleri tarafından felsefe konulu panel ve söyleşiler de yapılmaktadır. 28 Ekim-5 Kasım 2006 tarihleri arasında yer alan felsefe etkinlikleri şöyledir:<br /><br />29 Ekim 2006 Pazar-Marmara Salonu<br />17:00-18:15, Söyleşi<br />“Metaforla Saadet Olmaz”<br />Konuşmacılar: Ahmet İnam, Emrah Serbes, Cengiz Güleç<br />Düzenleyen: Say Yayınları.<br /><br /><br /><br />29 Ekim 2006 Pazar-Heybeliada Salonu<br />18:30-19:30, Panel<br />“Arslan Kaynardağ’ın Felsefe Dünyamıza Katkıları”<br />Yöneten: Sevim Korkmaz Dinç<br />Konuşmacılar: Betül Çotuksöken, Mustafa Günay<br />Düzenleyen: İlya Yayınları.<br /><br /><br />3 Kasım Cuma 2006-Marmara Salonu<br />12:00-13:30, Söyleşi,<br />“Çocuklar İçin Çıtır Çıtır Felsefe ”<br />Yöneten: Ayşim İncesulu<br />Konuşmacılar: İoanna Kuçuradi, Bülent Dağdeviren, Mine Soysal, Aslı Der<br />Düzenleyen: Günışığı Kitaplığı.<br /><br /><br /><br />5 Kasım Pazar 2006-Büyükada Salonu<br />11:45-12:45, Söyleşi,<br />“Türkiye’de Felsefe ”<br />Yöneten: İoanna Kuçuradi<br />Konuşmacılar: Betül Çotuksöken, Sevgi İyi, Kurtul Gülenç <br />Düzenleyen: Heyamola Yayınları ve<br />Maltepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi.utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-35605612874237079252006-10-16T08:35:00.000+03:002006-10-16T08:37:47.680+03:00TARSUS’TA FELSEFEYLE GEÇEN BİR GÜNTARSUS’TA FELSEFEYLE GEÇEN BİR GÜN<br /><br />Tarsus’a doğru yola çıktık, güzel bir cumartesi sabahı. Yedi Ekim İkibin altı.. Güneşli güzel bir güz günü…Suat hoca felsefe etkinliğinin yapılacağı kilisede heykel sergisinin düzenlemesini yapacak. Adnan hoca da bir konuşma yapacak. Mersinden gelecek arkadaşlarla da bu vesile ile görüşmek güzel olacak.<br /><br />Tarsus’a yarım saatlik bir yolculuktan sonra varıyoruz. Ancak kiliseyi bulmamız biraz zaman alıyor. Çünkü yanlışlıkla St. Paul kuyusuna gidiyoruz, oysa St. Paul kilisesi farklı bir yerde. Neyse birkaç kişiden doğru adresi öğrenip, oraya da ulaşıyoruz. Mersinden gelen arkadaşlar ve bazı öğrenciler de bizimle aynı hataya düşmüşler.<br /><br />Hava oldukça sıcak olacak gibi, güneşin yakıcılığını daha sabah saatlerinde hissediyoruz. Bahçede bir grup öğrenci oturmuş, biraz onlarla konuşuyoruz. Çoğu Mersinden gelmişler. Etkinlik salonunda bizim öğrencilerimizden de birkaç kişi ile karşılaşıyoruz.<br />Konuşmaların başlamasında daha zaman var, hocalardan da kimse yok ortalıkta. Kilisenin karşısındaki çay ocağına gidip oturuyoruz. Çay içmeden güne başlamak olmaz. Kahvede birkaç kişi var, oyun oynuyorlar. Kahveler zaten zamanın harcandığı mekanlar değil mi?<br /><br />İkinci çaylarımızı içerken sokaktan geçen Nazmi Bayrı ve Ali Osman Beyi görüp sesleniyorum. Çayların eşlik ettiği bir sohbet başlıyor aramızda. Biraz sonra kalkıp kiliseye doğru yöneliyoruz, vakit geldi sayılır.<br /><br />Konuşmacı hocalar ve Aratos dergisinden etkinliğin düzenleyicisi Uğur Pişmanlık da gelmiş. Bu arada hoş rastlantıların beni beklediğini görüyorum. Önce Harun Tepe…Perşembe ve Cuma günü Mersin felsefe günlerine gidememiştim, derslerimden dolayı. Harun hoca da Tarsus’u görmek ve etkinliği izlemek için gelmiş, akşama dönecek Ankara’ya. Sanırım en son 4-5 yıl önce Muğla felsefe günlerinde birlikte olmuştuk. İşte böyle etkinliklerin güzel bir yanı da bu felsefecileri de buluşturması. Başka bir sürpriz daha: Doğan Özlem hocam da buraya gelmiş. Onu görmem de hoş bir rastlantı oldu.<br />Biraz sonra içeri giriyoruz. Bahçedeki heykellerin arasından geçerek. Heykel sergisi ortamla bütünleşmiş gibi görünüyor.<br /><br />Salon oldukça dolu sayılır. Boş sandalye yok gibi. Dinleyicilerin büyük bölümü öğrencilerden oluşuyor. Ancak daha sonra Uğur beyin söylediğine göre, Tarsus’tan kimsenin katılmayışı oldukça düşündürücü. Birkaç kişi görüyorum, belli ki öğrenci değiller. Ama tanımıyorum. Oysa ilk kez düzenlenen felsefe günleri etkinliğine, Tarsus’luların da ilgi duyması ve katılımı beklenmez miydi? Ayrıca Aratos dergisinin Tarsus’ta üç yüze yakın abonesi-okuru olduğunu biliyorum. Ama demek ki çoğu gelmemiş felsefe söyleşilerine.<br /><br />Felsefe oturumu öncesi, birkaç kısa açış konuşması yapılıyor. Aratos dergisi adına Uğur Pişmanlık ve yayın kurulu üyesi Eyüp Erdoğan konuşuyor, etkinliği destekleyen kuruluşlardan Test Teknik dersanesi adına da Cemal Temel bir konuşma yapıyor.<br />İlk oturumun konuşmacıları, artık emekli olan, ama felsefe çalışmalarını yoğun biçimde sürdüren Uluğ Nutku ile Kocaeli Üniversitesi felsefe bölüm başkanı Sinan Özbek. Sinan Özbek çeşitli kitapları ve yaklaşık on yıldır yayınladığı Felsefelogos dergisinin yayın yönetmeni olarak tanınıyor. Oturum başkanı ise Doğan Özlem.<br /><br />İlk günün ana konusu: Savaşlar ve insanlığın geleceği. Önce Uluğ hoca söze başlıyor. Ama mikrofon olmadığın sesler duyulmuyor. Bu nedenle dinleyiciler sandalyelerini öne doğru çekerek konuşmacıların etrafını kuşatıyorlar. İnsanı savaşmaya yönelten nedenleri ve çözüm önerilerini irdeleyen konuşmasında Nutku, aslında savaşın ortadan kaldırılmasının mümkün olduğunu belirtiyor. Ancak bunu başarabilmek için yapılacak çok şey var: insanın doğa ile ilişkisini değiştirmesi, doğanın kendisine değil kendisinin doğa için olduğunu benimsemesi, bir “yetinme iktisadı” oluşturması gerek.. Nutku savaş sorununa ilişkin cevabın ancak “gereklilik kipinde” verilebileceğini söylüyor ve bütün devletlerin ordularını aynı anda ortadan kaldırarak bir “dünya barış gücü”nün kurulabileceğini belirtiyor.<br /><br />Sinan Özbek de konuşmasında, “nasıl oluyor da savaş oluyor?” sorusundan yola çıkarak, kitlelerin savaşa hazır olmasının ve bunu istemesinin nedenlerini irdeledi. Özbek savaşı incelerken, ekonomik politik unsurların göz önünde bulundurulmasının gerekli olduğunu da vurguladı. Savaşın insanın psişik doğasının bir sonucu olmadığını savunan Özbek, savaşa bir etik anlam verilip verilemeyeceğini de tartışarak, doğal iktidar gruplarının çıkarlarının önemine işaret etti. Özbek’e göre, günümüzde ekonomik krizlerin militer krizlere dönüştürülmesi de söz konusu. Konuşmasında St. Thomas’da geçen “başkaldırma hakkı” kavramına da gönderimde bulunan Özbek’in özellikle Kant ve Habermas’a yönelik eleştirileri felsefeciler arasında da tartışmalara yol açtı.<br /><br />Öğle üzeri yemek için oturuma ara verildi. Dışarı çıktığımızda havanın daha da ısınmış olduğunu hissettik. Sokaklarda gölgelerden yürüyerek yemek yiyeceğimiz lokantaya doğru yürüdük.<br /><br />Öğleden sonraki oturumun konuşmacıları Mersin felsefe bölümünden Çetin Veysal ve Çukurova Üniversitesi felsefe öğretmenliği bölümünden Adnan Gümüş idi. Oturum başkanlığını ise Hacettepe Üniversitesi felsefe bölümünden Harun Tepe yürüttü. İlk konuşmacı Veysal da konuşması içinde Kant’ın insan anlayışını eleştirerek, savaşın koşullara bağlı olduğunu belirtti. Sabah oturumundaki felsefeciler gibi Veysal da, savaşın insan doğasından kaynaklanmadığını vurguladı. Adnan Gümüş de savaşın, insanın bir özü olmadığını belirtti. Konuşmasında savaş kavramı kadar şiddet kavramına ve çeşitli şiddet tiplerine değinen Gümüş, en yoğun şiddetin, dolaylı şiddet olduğunu söyledi. Konuşmasını şiirler ve fıkralarla da renklendiren Gümüş, dolaylı şiddetin günümüzde işleyen mekanizmalarından da söz etti.<br /><br />Konuşmaların tamamlanmasından sonra, dinleyicilerin sorularına geçildi. Sorular ve verilen yanıtların da ortaya koyduğu bir sonuç ise, savaş ve savaşla ilgili bütün kavramlar arasında bir kargaşanın bulunduğunu gösterdi. Savaş denilince ne anlaşılacağı, mücadele, kavga, tartışma vb. bir dizi kavramın savaş olup olmadığının da belirsiz olduğu ortaya çıktı. Savaşlar ve insanlığın geleceği hakkında daha çok konuşulacak ve tartışılacaktır. Bu tartışmalarda ve araştırmalarda ise, felsefenin savaşla ilgili kavramların ve anlayışların aydınlatılmasında önemli bir işlevi bulunduğu görülmektedir.<br />(7 Ekim Cumartesi 2006)utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-1160154506299947772006-10-06T20:05:00.001+03:002006-10-06T20:08:26.433+03:00Avrupa Etik ve Diyalog<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6443/1193/1600/avrupa%20t%20-rk.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6443/1193/320/avrupa%20t%20-rk.jpg" border="0" /></a><br /><span style="font-size:130%;">AVRUPA, ETİK VE DİYALOG<br /><br /> Mustafa Günay<br /><br /><br />Teologlar inancın akılsallığını araştırıp soruştursalar da, inancın tümüyle akılsallaştırılabilir olmadığını tarihsel deneyimler ve kuramsal denemeler ortaya koymuş bulunmaktadır.<br /><br />Alman teolog (ve aynı zamanda Papa) Benedikt, dinle şiddet ilişkisi konusunda, İslamiyete gönderimde bulunurken, Hristiyanlığın tarih boyunca, engizisyon başta olmak üzere şiddeti kurumsallaştıran düşünce ve uygulamalarını görmezden gelmektedir. Engizisyon ateşlerinden yükselen dumanların, Avrupalı tinin kutsallığını zehirlediği nasıl unutulabilir? Gaz odaları da Avrupa tininin hiçliğe savrulmasının göstergesidir. Günümüzde ise Guantanoma Batılı tinin modern bir engizisyon mahkemesidir. Uygarlık maskesi altında üretilen yeni barbarlıklar, aklın Batılı tinin paslı zincirlerine mahkum olamayacağının da işareti değil midir? Dünyanın her yeri ve kültürü için, aklın Doğudan yükselen yeni ışıklarına ve aydınlanmalarına ihtiyaç vardır. Ancak küreselleştirmeci ideolojinin bulanıklaştırdığı havalarda, logos’un sesiyle konuştuğunu iddia edenlerin kimliklerine ve niyetlerine karşı da dikkatli olmak gereklidir. Özellikle bir teolog çıkmışsa sahneye…<br /> </span><br /><br /><span style="font-size:130%;">Akıl-inanç ve Tanrı-insan arasındaki ilişkilerde karşılaşılan problematiklere ve Hristiyanlık ve İslamiyetteki Tanrı tasarımının farklılıklarına değinmenin yeri burası değildir. Ancak Alman teolog Benedikt’in teolojik kaygılarla bilinen bazı gerçekleri bile görmezden geldiğini söylemek yerinde olur.<br /> </span><br /><br /><span style="font-size:130%;">Alman teologun din-teoloji ve akılsallık konusundaki sözleri arasında dikkati çeken asıl önemli nokta, işaret ettiği Avrupa’nın Hristiyanlıkla biçimlenen bir Avrupa olmasıdır. Benedikt’in şu sözleri nasıl bir Avrupa tasarımına sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “İncil inancı ile Yunan düşüncesi arasındaki korelasyon din tarihi bakımından önemli bir belirleyici olmakla beraber dünya tarihini de ilgilendiren bir belirleyici nokta olma özelliğini beraberinde getirir. Bu örtüşmeyi dikkate aldığımızda Hıristiyanlığın köklerinin doğuda olması ve oralarda kaydettiği gelişmelere rağmen tarihi kırılmasını ve belirginleşmesini sonuç olarak Avrupa’da kazanmış olması sürpriz bir durum olmamalıdır. Bir başka deyişle, kendisine eklemlenen Roma’nın mirası Avrupa’nın inşasıdır ve günümüzde Avrupa olarak ifade edilen bölgenin temel yapıtaşı olmayı devam ettirmektedir.”<br /> </span><br /><br /><span style="font-size:130%;"><br />Benedikt’in teolojik temelli etik dışında, dünyevi-laik bir etiğin imkanını da reddettiğini görürüz. Herhangi bir dinsel inanca dayanmadan ahlaklı olmak ve bir etik geliştirmek konusunda insanın çabalarının başarısızlığa uğradığını vurgulan Papa şöyle söyler: “ Etik olanın ne olduğu öznenin vicdanının muhasebesi neticesinde ortaya çıkar. Ancak bu şekilde etik ve din bir topluluk yaratma gücünü kaybeder ve tamamen kişisel bir mevzu haline bürünür. Bu ise insanlık açısından tehlike arz eder. Zira karşı karşıya kaldığımız durum dinin ve ahlakın sorunlarının minimize edilmesi ve nedenlerle alakasının kesintiye uğramasıdır. Din ve nedenlerin sorunlu tarafları ortaya çıkar. Değişim, psikoloji ve sosyolojiden hareketle bir etik inşa etme hamlesi yetersizlikle sonuçlanır. “<br /><br />Benedikt’in kültürler arası diyalog konusundaki yaklaşımı da tartışmalıdır. Diyalogun temeli olarak söz ettiği Hristiyan inancına dayalı bir akılsallıktır: “Aklı bütünüyle kullanma ve yüceliğini yoksayma cüreti bugünkü tartışmalarımıza İncil inancına dayalı bir şekilde bu program sayesinde girmektedir. II. Manuel Persli dostuna cevaben kendi Hıristiyan Tanrı anlayışı doğrultusunda “Akılla (logosla) hükmetmemek, mantık ile davranmamak Tanrının doğasına aykırıdır” demişti. Muhataplarımızı bu büyük akılla (logos) ve önyargısız mantıkla kültürlerin diyaloguna davet ediyoruz. Bunu sürekli bir şekilde yeniden keşfetmek üniversitenin en büyük sorumluluğudur.”<br /> </span><br /><br /><span style="font-size:130%;">Bu sözler kendi akılsallığını (rasyonalitesini) hiçbir eleştiri ve özeleştiri süzgecinden geçirmeden, tek ve doğru akılsallık olarak sunmanın bir ifadesidir. Bu nedenle söz konusu diyalog kapısının böyle bir akılsallık temelinde açılması ve giderek genişlemesi mümkün görünmemektedir. </span><br /><span style="font-size:130%;"></span><br /><br /><span style="font-size:130%;">Not: Konuşma metnini Çeviren. M. Fatih Bulaç, </span><a href="http://www.bilgihikmet.com/"><span style="font-size:130%;">www.bilgihikmet.com</span></a><br /><span style="font-size:130%;">Ayrıca </span><a href="http://www.sabah.com.tr/"><span style="font-size:130%;">www.sabah.com.tr</span></a><span style="font-size:130%;"> adresinde de metnin biraz farklı bir çevirisi daha bulunmaktadır.<br /> </span>utopisthttp://www.blogger.com/profile/04316149498087362801noreply@blogger.comtag:blogger.com,1999:blog-15356131.post-1156934380853529602006-08-30T13:34:00.000+03:002006-08-30T13:39:40.873+03:00Bağımsızlık gülü solmasın<a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6443/1193/1600/Kansu.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6443/1193/320/Kansu.jpg" border="0" /></a><br /><br />BAĞIMSIZLIK GÜLÜ SOLMASIN/Mustafa Günay<br /><br /><p>Ceyhun Atuf Kansu (1919 İstanbul-17 Mart 1978 Ankara), Anadolu insanın zorluklarla, acılarla dolu yaşamını dile getirdi şiirlerinde. Toplumcu bir duyarlılık ve bilinçle ortaya koyduğu çalışmalarıyla tanınan Kansu, aynı zamanda hekim idi. Çocuk hastalıkları alanında uzmandı. Onun bu yönü kimi şiirlerinde yansımasını bulmuştur. Şiire ve müziğe eğilim gösteren ve bu alanlarda da yaratıcılığın güzel örneklerini veren kişiler az değildir. Kansu da, iz bırakan şiirleriyle hem şiir tarihinde hem de halkın yüreğinde yerini almış bir şairdir. Ben de bu kısa yazıda, bende iz bırakmış şiirlerinden biri üzerinde durmak istiyorum: Bağımsızlık Gülü.</p><p><a href="http://photos1.blogger.com/blogger/6443/1193/1600/G??l.0.jpg"><img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/6443/1193/320/G%3F%3Fl.0.jpg" border="0" /></a><br /><br /></p><p>Özgürlük, insanın ve insan olmanın vazgeçilmez bir koşulu ve olanağıdır. Özgür olmak, insan olmakla özdeştir. Özgürlüğünden vazgeçen, insanlığından da vazgeçmiş demektir. Uygarlık tarihine baktığımızda, özgürlükler, haklar ve insan onuru konusunda mücadeleler ve arayışlar tarihiyle karşılaşırız. Kişi için özgürlük nasıl bir varoluşsal bir şeyse, bağımsızlık da bir ulus ve ülke için aynı biçimde bir yaşama koşuludur. Bağımsızlığını kaybeden bir ulusun, varlığı da tehlikede demektir. Böyle bir tehlike de giderek büyümektedir. ABD ile AB ile, eşit, özgür ve onurlu ilişkilerin ve işbirliğinin kurulamadığı ve bir küreselleşme safsatasıyla bilinçlerin bulandırıldığı bir dönemde, özgürlük ve bağımsızlık kavramları da gündemdeki yerini almalıdır.<br /><br />Bağımsızlık konusunda yazılmış en güzel şiirlerin başında gelir, Kansu’nun şiiri. Nedir bu şiiri önemli kılan ve zamanımızda ayrı bir önem kazandıran? Bu sorunun yanıtını aradığımızda, ister istemez 20. yüzyıl tarihine bakmak ve özellikle 1940’lı yıllardan itibaren olan döneme odaklanmak gerekir. Çünkü son elli yıl, bağımsızlıktan gün gün, adım adım uzaklaşılan, kısacası bağımsızlık gülünün soldurulmaya başlandığı bir dönem olmuştur. “Yerden alıp o gülü”, el üstünde, yürek içinde ve Türkiye’mizin halk bahçelerinde yeniden büyütmenin zamanı değil midir? Çünkü “Teksasl